dramatize edilmiş bir berlin komedisi..

.

seyahat süresi bence yaptığınız yolculuğun size ne ifade ettiğini, etmesi gerektiğini belirleyen en büyük unsur. kaç gün olmalı, nerede ne kadar kalmalı sorusu bence sorulması gereken ikinci soru her zaman. çünkü insanoğlunun yaratılışında var sıkılma olgusu. mekanlardan, insanlardan, olaylardan sıkılırsınız. sevdiğiniz parçadan sıkılırsınız mesela. sürenin uzaması her zaman iyi değildir kısaca. uzadıkça beklentileriniz artar çünkü. karşılanmayan bütün beklentiler de sizi mutsuz eder. seyahat etmek denen eylemin mantığında da bu var. kalmak istediğiniz süre, gittiğiniz yerle örtüşmediğinde sizi boğmaya başlar. bunu defalarca yaşadım. bu plansızlıkla alakalı görülse de; siz planınızı ne kadar güzel yaparsanız yapın, seyahat sırasında yaşayacağınız en ufak talihsizlik sebep olabilir buna. kaçmanın mantıklı bir tarafı yok bundan. çünkü siz bir yere orayı sevmek için gitmezsiniz. gider, yaşar ve öyle seversiniz; sevmezsiniz ya da. memnun olma literatürüne de girmiş çok nadir olay varmış bunu çürüten. öyle diyolla..


gelin olayı dramatikleştirelim biraz;
sabahları soğuk oluyordu ve bir o kadar da karanlık. saat farkının bizi sendelediği dakikalarda iş telefonlarımıza mailler yağıyordu hunharca. kimine cevap vermek istesek de buna engel olan iki tane koreli kız kalıyordu yan ranzamızda. fotoğrafçılık okuduğunu iddia eden içlerinden biri, fransa'daki eğitimini tamamlayıp ülkesine ne zaman döneceğini sorduğumda çeliştili cevaplar veriyordu. hangisinin doğru söylediğini anlamaya çalışırken aklıma gelen ikinci soruya yanıtlar arıyordum bir yandan da. horlayan koreli bi' kızdan cevap alabilmek bizi biraz tedirgin etse de, korece aksanına yakışmayan bir fransızca gramerle cevapladı sorumuzu. halbu ki hiç beklemiyorduk ondan bu yaklaşımı. minicik saç düzleştiricisini çalmak istediğimizi ona anlatmak istemiştik oysa ki. her ne kadar yapmasak da bunu, onlar hakkında aklımıza kalanlar çektikleri garip fotoğraflar ve minik saç düzleştiricisiydi.


her girdiğimiz cafede bizi hayrete düşüren güzellikte muffin kalıpları karşılıyordu baristaların önünde. sanki istifa etmişiz de umurumuzda değildi gümrükteki malzemeler. umarsızca latteler söylüyorduk saçının bir tarafını kazıtmış o isveçli bayana. soğuk ülke insanı olduğu hiç belli olmuyordu hazırlarken konuştuğu arkadaşına olan tavırlarından. filtre kahvenin tadını anlamaya çalıştığımda da konudan sapıyordum. safi mutluluk kaplamıştı içimizi yan masamızda sahipleri ile birlikte oturan köpeklerden. ne kadar da hak sahibiydiler hitler almanyası'nda. duvar filan dinlemeden yıkıp geçmişlerdi engelleri. gelene gidene aldırış etmeden hem de..


kesin söylemek gerekirse işin sonuçlarının buralara kadar varması bizi pek de memnun etmemişti. bahsettiğim gibi amaç yeni olan bir yıla şuana kadar defalarca yaptığımız gibi faklı bir ülkede girmekti, fazlası değil. şimdi neden hiçbir' şey yokmuş gibi alelade çekişmeleri bizim önümüzde yaşadı ki koskoca şehir. sipariş verdiğimiz bütün yemeklerde olduğu gibi sushimizde de gereksiz ayrıntılardan kaçınmıştık oysa ki. mesela ben sadece tadımlık yiyordum bu sefer, çünkü asıl aradığım lezzet başka taraflardaydı. ilks olayı biraz daha geleneksek kılan lezzetleri tercih ediyordu her zamanki gibi..


matilda isminde kimseyi tanımamıştık bu seyahatte. metrolarda karşımıza çıkan insanların bize bakışlarındaki o tavır; fotoğraf makinemi onlara doğrulttuumda aniden kesiliyor, yerini korku ve dehşete bırakıyordu. her istasyon ismini almanca telaffuz etmek kadar, ineceğimiz durağı saymayı da kaçırıyorduk. çünkü gülüp geçecek o kadar fazla insan vardı ki etrafımızda, ağrıyan çene kemiklerimize masaj yapmaktan buna fırsat bulamıyorduk. adeta endonezyalı masörlere bırakmıştık kendimizi garip isimli metro duraklarında. sandviçindeki domatesi almam için ekmeğini aralamış çılgın bir koreli daha görecek halim yoktu!


mizansenlerimizi kendimiz yazıp kendimiz oynuyorduk bütün skeçlerimizde. öyle şirin, öyle de nazik insanlardık anlayacağınız. biz hepsinden de fazla soykırıma uğramış bir millettik ve soykırım her ayın ilk iş günü tekrar ediyordu turuncu koltuklarda oturan insanlar tarafından. oysa ki biz turuncuyu mahalle bakkalının poşetin ağızını açmak için elini ıslattığı o süngerden öğrenmiştik. ne gerek vardı ki bu koltuklarda oturanlara! soğuk-sıcak dengesi kadar ve bi' o kadar da sade içimli hüzünlerimiz vardı bizim. servis edilen porselen tabaklarımızı zürih'deki ekinci el pazarından almış olsak da..


karşısına dikildiğimiz ön sıramızdaki koltuklarda da farklı hikayeler vardı seyahat ettiğimiz uçakların. kırk küsür yıl önce almanya'ya göç etmiş, 19 yaşındaki oğlu öldürülen ve bunu anlatırken de gözleri dolan bir kadına üzülmemesini söylemek kadar beyhude çırpınışlarımızı bir kenara bırakırsak eğer, berlin'in bizde bırakmaya çalıştığı o derin izleri silmek için zımpara kağıtları sipariş etmemiz gerekiyordu. kim bilebilirdi ki hem; çocukluğunu geçirdiğin mahalleden bir adamla, ikinci el dükkanında gördüğün bir lambanın pazarlığını yapacağını? ha bi' tesadüflerin en uzun olanını size anlatmam kadar doğal olan bir şey varsa eğer, o da dilini bilmediğiniz ülkelerde aradığınız suyu bulamamamızdı!


raylarını takip ederek yürüdüğümüz yollardan çıktığımız meydanların hafizasını, eski medeniyetlerin savaş ganimeti olarak saymamız gerektiğine karar verdik. biz yaşasaydık o dönemlerde, şehrin en güzel meydanını daha minimalist döşerdik mesela. oysa ki onlar, sırf makyajı güzel olmuş diye kendi milletimden olduğuna inanmadığım bir kadına saygı duymamı sağlaması için daha gotik bırakmışlardı. kendilerince haklı olabilirlerdi, buna itirazımız yok ama bizi kendilerine bu kadar hayran bırakacak kadar abartmaları hoş karşılanmamalıydı. amacımız sadece bir kaç farklı lezzeti, bohemya porseleni tabaklarda servis eden mekanlar bulmaktı, fazlası değil..


bakın!

birkaç iyi adam filminde iyi adam sayısını kısıtlamaya çalışmak, sanki biraz bencilce bir tavır. bu kısıtlamalar her ne kadar gittiğimiz şehirlede kaldığımız süreyi örneklese de, amacımız toplumsal bir mutluluk siparişi vermekti. bunda yanlış olan bi' şey de yoktu. her uyandığımız sabah berlin'e olan hissiyatımızda da ufak tefek değişiklikler oluyordu bi' de. kendini bize anlatmak için çaba harcayan, yol iz bilmeyen bi' turistti sanki koca şehir. koreli kızların dahi kendini anlatabildiği bu karamsar yerde, kendini bize anlatmak için çabalayan bu şehri sevmeliydik diye düşündük.

çünkü hiç bi' koreli o çekik gözlerini, yuvarlak çerçeveli gözlüklerle gizleyemiyor..


..week 3 is over!


avrupa şehirlerinde neden arabesk söylemlere göğüs gereriz

.
sondan başlayalım.. 

christmas'da, bunu layıkıyla kutlayan ülkelerde/şehirlerde olmak en zevk aldığım şeylerden biri. bunun dini ya da ruhani bir nedeni yok, bu şekilde sebepler aramanın da manası yok açıkcası. insanların zevklerini, mutlu olduğu şeyleri sebepsiz yere yapması, her neyse o şey daha anlamlı kılıyor. hakkı verilerek yapılan en ufak olgu, dünyayı yaşanılabilir kılan en şehvetli unsur. bu şehveti yaşatan güruh hangisi ise ona tabi olmaktan mutluyum. sonuçta mutlu olduğum şeyleri imkanlarım dahilinde yapmak, bir nebze de tutunmamı sağlıyor hayata. sanırım hepimiz için de öyle. içinde bulunduğumuz toprakların bize verdiği şeylere baktığımızda, ne kadar kısır bir döngüde olduğumuz aşikar. sırf bu yüzden yer yeni yıla, başka bir ülkenin topraklarında girmeye gayret ediyoruz. 


bu sefer de fırsatı berlin'den yana kullandık. ne garip ki bu kadar zevkli olacağını, bizi her şekilde doyuracağını düşünmemiştik berlin'in. uzun zamandır istememize rağmen fırsat bulamadığımız, eski dostlarla hunharca sohbet etmeyi özlediğimizi bize gösteren bu şehir.. casusluk filmlerindeki o kasveti size yaşatmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. gerçi o klasik olgunun da farkındaydık gitmeden önce. malum, "her yer türk" mottosunun vücut bulmuş hali almanya. özellikle de berlin bunu belli başlı bölgeleri ile çok güzel sergiliyor. en ön sıradan hem de ya da tepedeki localardan, bilemedim. bu her ne kadar her türkü korkutan bi' durum olsa da, bu sefer bendeki kalıpları yıkan bir deneyim oldu. tahmin dahi etmeyeceğimiz şeylerin bizi şaşırtması mı dersiniz bilmem, öyle alelade değil de tam yerinde veriyordu müziği kulaklarımıza; dilimize, damaklarımıza..


daha önceki yazılarımda, seyahatlerimizde tercih ettiğimiz konaklama seçeneklerinden bahsetmiştim. bunlarında airbnb geliyor her zaman. sebeplerini ilerleyen haftalarda değinirim, daha iyi anlaşılması açısından. her neyse.. bu sefer eskileri yadetmek için hostel tercih etmek mantıklı geldi. sonuçta xmas'di ve fiyatlar gereğinden pahalıydı. iyiki de öyleymiş.. çünkü kaldığımız hostel beklediğimizden de iyi çıktı. beklediğimiz derken biraz açmakta fayda var. tek başıma seyahat ettiğim dönemlerde benim için önemli olan şey sadece uyuyabileceğim bir yerin olmasıydı, hepsi bu. temizlik elbette önemliydi ama bir nebze de olsa kabul edilebilir durumda olması ikinci şartımdı. ilki daima ucuz ve eğlenceli olması tabiki! şimdi ise ucuz ve eğlenceli olmasının yanında temiz olması da ilk şartlar arasına girdi. işte bu hostel de bütün bu özellikleri barındarın tam bir kurtarıcı oldu. sağolsun.. ha unutmadan, gördüğün en ihtişamlı hostel binalarından biriydi ayrıca. tarihi çok eskilere dayanan sanırım 100 yıllık tuğla bir bina. eskiden bir tekstil okulu (büyük ihtimalle yatılı) olarak hizmet vermiş. daha sonra hosteli alan aile tarafından biraz düzenlemeden sonra son halini almış. her odada tuvalet ve banyo olmasının yanında, kapalı yüzme havuzu ve saunası da vardı. belki garip ama öyle.. güzel yerdi namussuz..


şimdi ve bundan sonrası hakkında ileri geri konuşmalar..

.

#WeeklyBlogProject

neredeyse bir yıldır buraya yazmadım. bunun sebepleri hakkında kafanızı şişirecek değilim. sonuçta insanoğlu neler olduğunu değil de, neler olacağını daha çok merak eder. bu yüzden geçen yıla değil de gelecek yıla yatırım yapmayı düşündüm. bir anda aklıma gelen, belki zor ama bir o kadar da heyecan verici bir proje yapmaya karar verdim. malum, daha çok gittiğim gördüğüm yerlerin bende bıraktıklarından nasiplenirsiniz. çektiğim fotoğrafları görür, altlarında onlarla alakası olmayan yazılarımı okursunuz. benim hikayelerimdir onlar; bende bıraktıkları, yaşattıklarıdır. size aktarmayı istediğim ne varsa, aslında biraz da sizden iz(ler) taşır. çünkü çoğu zaman aynı hayalleri kurarız farklı zaman dilimlerinde. aynı insanlara hayran olur. iç geçirir, küfrederiz. halimizden anlayanların kısmetinde ne varsa, biraz da bizden -daha doğrusu sizden- parçalar olur bunda. olsun da zaten, insanı duyguların temelinde bu var zaten..


üretmek üzerine çok fazla kelam edilen bir evrende, haftalık yazılar yazmak ne kadar kolay bilmiyorum. yaptığım şeyi ne kadar devam ettirebilirim onu da bilmiyorum. sonuçta kendinden bahsetmenin, haftalık bir devinim halinde devam etmesi ne kadar gerçekçi olur tam anlamıyla bir muamma. amaçladığım şey daha önce bu şekilde bir blogda yapıldı mı onu bilmiyorum. varsa da en azından ben görmedim. çünkü insanları belirli konularda fikirlerini malum mecralarda -ki buna ben de dahilim- dile getirirken gündelik, birinin çıkıp haftalık olarak bir sene içinde kendinden, yaptıklarından, yapacaklarından ve en önemlisi de anılarından bahsetmesi biraz hayalperestlik gibi duruyor. yaşanacak zaman kaymaları, biçimsiz gibi görünen anı prototipleri gibi önünüze teker teker düşüp size benden bahsedecek. biriken onca şey, yazılmamış onca anı varken bunun yapılması bir mecburiyetti. borçlu olduğum için değil de, istediğim için bi' şey yapmanın verdiği heyecan diyelim. en güzel açıklaması bu sanırım. 

zürih üçlemesi "bir insan cennete bu kadar yaklaşabilir sanırım.."

.

..gittikçe kuzeye yaklaşıyorduk. liman kentlerindeki o sükunet vardı sanki tepemizde. ne kadar yakın olsak suya, o kadar derinleşiyordu içimizdeki hissiyat. biz yalnızlığımıza alışmaya çalışırken isviçre alpleri'nde, yarı dolu vapur kalkıyordu zürih'in kırsalından. içinde beklemediğimiz sürprizleri karşılıyorduk elimizde biralarımızla. bilet kontrolü yapan adam ilk olarak hatrımızı soruyordu biletlerden önce. ben elimiz uzatıyordum, o lafı. ortak paydada buluştuğumuz tek şey alplere doğru yol alan vapurdu, başka bi' şey değil. kadehlerin dibini görmek gibiydi bizim için alpler. hep beyaza alışmamış mıydık zaten, az biraz kalsa bile kafamıza dikmiyor muyduk su karıştırılmış beyazlıkları. bunlar bizim kaderimizdi oysa ki. koskoca dünyada sabrımız zorlayan son şey belki de alplerin beyazdı ve biz bununla sınanıyorduk. yanımızda, yani vapurun balkonunda çocuğunu emziren kadın da sınıyordu bebeğin kaderini. yine beyazla ve yine alplerle kıyaslarmışcasına. biz üzerimizdekileri versek mi acaba üşüdü bu veled diye düşünürken ilk durağa yanaştı vapur. 



üzerinden çok geçmiş bu hatıraların, sanki hiç binmemiş gibi davranıyor beynim o vapura. halbu ki sanat devrimi yapmıştık seninle, kültürel bir devrimdi bizimki. bir şehri başka bir şehre kırdırıyorduk. karşılarına geçip izlemek isterken bir diğeri geliyordu peşinden. hangi mantık alabilirdi ki bu yaptığımızı, hangi felsefe iki kelam edebilirdi karşısında. her köşesinden aidiyet akarken zürih’in, kim bize inançsız diyebilirdi bu inadımız karşısında. ayakta durmaya çalışıyorduk lan işte, tepesinden kar eksik olmayan bir dağ yığını karşısında. insanların bize gülercesine baktığı bir şehri yalın ayak geziyorduk. ve lanet olsun ki vapur geleceğimiz limana yanaşıyordu..


yeküne baktığımızda zarar ediyorduk aslında. ömrümüzün geri kalanını koskoca dağlarla savaşarak geçirmenin neresi mantıklıydı ki? ısrarımızdan çok inkarımız vardı benliğimizi. kendimizi ait hissettiğimiz ne kadar şehir, ne kadar ülke varsa son buluyordu ayrılırken. yine öyle olacağı kesin olduğundan mıdır nedir daha bi’ sakindik ikimizde. kanımıza dokunuyordu lan bu kadar sükunet, tarifsiz bu dinginlik. en güzel gitar sololarına aşıktık lan biz, çalamadığımız halde. içip için etrafa saramadık diye mi, yoksa sevdiğim kadınla hala irlanda’ya gidemediğim için mi bütün bu husumet? öyle olmasın lan nolur, bi’ tek o öyle olmasın. memnuniyetsizliğimiz sırıtıyordu koskoca düzlüklerinde bu şehrin. kime ne söylesek eksik kalıyordu kendi dillerinde. türevlerinde bile bu kadar gariplik yokken nasıl olur da yabancı kalırdık ki..


gerçeği söylemek gerekse hep buna kanıyorduk dost meclislerinde. irtifa kaybetmeye başlayan uçaklar gibiydik seyahat edemediğimiz. ne zaman yere çakılacağımızı bekliyorduk gergin bir şekilde. içimizden biri fikir belirttiğinde ona bir tanrı edasıyla yaklaşıyorduk, zerre kadar beğenmesek bile..


kaldığımız yerden devam etmenin daha mantıklı olacağınız düşündük. çünkü şehir bizi ne kadar kendinden uzaklaştırıyormuş gibi görünse de bir o kadar da içine çekiyordu. avrupa değildi burası, uzak doğu hiç değildi. afrika için çok renkli, amerika içinse çok küçüktü. buna bir kılıf, bir tanım bulmamız gerekiyordu. soracak edecek değildik elbette. dar sokakların bize verdiğiyle yetinecek de değildik.. biz ona en az onun kadar benzeyen bir dinginliği arıyorduk sanki. yine de siz öyle bakmayın, kırılır..


ızdırap versin bazı şeyler bize. hakediyoruz farkında mısın! zülfikarlarımızı çektik gökyüzüne öyle bekliyoruz gelsinler diye. kim cesaret edebilir diye tahminler yürütürken hiç bu kadar eğlenmediğimizi fark ettik. devam ettik sonra meydan okumalarımıza, topluluk karşısında hemde.  dinleyicilerden gelen alkışlar bizi daha da neşelendiriyordu farkında mısın? zafer kazanmış bir komutan edasıyla başımız dik yürüyorduk seninle, farkında mısın?


bildiği tek soğuk suyun akdeniz olduğu insanlarız biz. puştluk olsa nefesimiz rakı kokmazdı meyhane masalarında. ilişkilendirilecek çok fazla dürtüleri olanlarla derdimiz yok çok şükür. uğultularımızı bile özlüyoruz ulan, daha ne kadar sevebilirdik ki birbirimizi! taş zeminlerde iki lokma aldığımız yemeklere hasret katık ediyoruz aşırı romantik olmak için. hint fakirleri bile acıyor halimize, biz ise bundan haberi olmayan herkese. olsun varsınlarla yürüttük gemimizi şimdiye kadar, bundan sonra kim dur derse ona bütün kinimiz. hiç gördün mü diye sormaya varmıyor dilim, kıvrılıp yatıyorum sırf bu yüzden saçını diplerine..


masmavilerin her tonuna doyduk çok şükür. çok bencil sevmek bunun adı, yüzsüzce sevmek hatta. donmuş bi' kaç şiir biliyorum kimsenin bilmediği. şimdi kalkıp iki dize okusam buz keser bi' yanınız. bu şehir de öyle işte, senin benim bilmediğim şeyleri anlatıyor. bi' tarafımız buz kesiyor sonra, fikrimiz donuyor düşünememekten. hatıralarımızı sarıp sarmalamaktan bıkkınlık geliyor lan. yeter artıklarımız bitti, dilimiz kekeme her güzel şehir sonrası. anlatacak adam kalmayana kadar devam eder bu hüsran, ta ki bir diğerine gidene kadar..


ney üfledim uzun zaman sonra. sesimi sesine verdiğim bir kamış parçasından daha anlamlı geldi ne yalan söyleyim. hatırlar mısın son vagona kadar giderdik hep, binmediğimiz trenlerde. oralar daha sakin olurdu, severdin sen. bana bile laf söylediğin o garip yolculuklardan biriydi işte zürih. tadina doyamadık belki ama damağımızda kaldı biraz olsun tadı. bu bile yeterdi diyememek en güzeli belki de zürih için.. 

son buluyordu bir tanesi daha. yazılmadık onca anı varken hem de. kızgınlıklarımız ve bıkkınlıklarımız çok fazla olmamalıydı belki.. belki biraz  daha olsa daha iyi olurdu. fakat bi' düşünsene; bu kadar yanlış bir şey nasıl bu kadar doğru olur! 

..dedi. son yudumunu buna saklamıştı sanki;

ben hasretini çekerken diğer odandan, senin doğum günün kutlu olsun..




zürih üçlemesi "bu kadar güler yüzlü olmanıza gerek yoktu"

.


salt ve girintisiz şekilde zürih'ten bahsedicem bu sefer. sebebi bambaşka bi' şey bu yüzden fazla uzun kalmadan halledip gidesim var. yoksa sinirden kendimi kesicem..

ilk yazıda bizde güzel hisler bıraktı bu şehir derken bahsetmeye çalıştığım, aslında temelde sakinliğin kurallara dönüşmüş olduğu bir şehir. yani şehir kendi içinde o kadar düzenliydi ki, ister istemez size bunu günün her saati hissettiriyor. yolda yürürken, yemek yerken, alışveriş yaparken vs. ortasından akan güzelim sulardan mıdır nedir bilmem, bir şekilde ayak uyduruyorsunuz bu devinime. günlük hayatta eşlik eden bütün olgular burada günlük hayatın bir parçası. adamlar koskoca şehirde kendi olmayı başarsın diye insanlar, sükuneti nefes alıp vermek gibi rutin ve sıradan hale getirmiş. size sadece yaşamak kalıyor..


son dönemlerde şeyi farkettim. bir yeri güzel yapan şeylerin çoğu en iyi iki uç noktada görünebiliyor. yani bastığınız yer ile gökyüzünden. arada bir yerde olmak sanki yavan, boş. bahsetmeye çalıştığım şeyi biraz açıyım da havada kalmasın. çoğu yazımda yukarıdaki gibi fotoğraftan bir ya da iki tan görürsünüz. ben seviyorum bu şekilde fotoğraf çekmeyi. çünkü zemin çok şey anlatır size. parke taşlar, kaldırımlar, sokaklar. bu yüzden gözüm hep yere gider yürürken. sizden önce ne yaşandıysa orada yaşanmıştır çünkü. belki çok saçma gelecek ama bu durum benim için böyle..


aynı şey gökyüzü için de böyle. tepeden bakabildiğiniz ne varsa size tam anlamıyla neyi anlatmak istiyorsa onu ifade eder. özgürlük hissi bi' nevi. belki de daha fazlası, siz karar verin. zürih'te de bunu çok iyi yaşayabiliyorsunuz. tesadüfen girdiğiniz dar sokaklar sizi hiç beklemediğiniz tepelere çıkartıyor, kızıl çatılarını daha iyi görebilesiniz diye. öyle çok kurallı dizilmemiş olsa bile evleri, ahenksel bi bütünlük var. klasik avrupa kalıbından çıkmış monotonluk silsilesi belki. ama çok daha güzeli, orası kesin. 


bu durum ister istemez insanına da yansıyor. keskin bi' hat var her daim. yani siz adım atsanız bile karşıdan o denli olmuyor tepki. yardımseverlik had safhada, ondan yana sorun yok lakin bi' irlandalılar kadar sevecen gelmiyorlar gözünüze. hani olmasını beklediğimden de değil de, ölçütüm bu olduğu için kıyas kabul ediyorum kendilerini. klasik "soğuk ülke insanı abi bunlar" geyiğinden prim yapmak değil niyetim ama öyle lan. evinizde otururken alpler'deki buzulları görüyorsanız eğer bi' moral bozukluğu kaplar içinizi, şimdi kandırmayalım kendimizi. adamlara çok da yüklenmemek lazım o yüzden. ne kadar sıcak olmaya çalışsalar da ortam el vermiyor. yeşillik açısından tek kelime edemem, bu konuda ellerine su dökülmez gerçekten de. adamlar en ufak alanı bile yem yeşil kalsın diye korumuş da korumuş. bi de güzel taraf her an karşınıza çıkıyor bu yerler. öyle ulaşmak için çok çaba sarfetmenize de gerek yok yani. girdiğiniz her sokakta, caddede illa bir yeşil alan var küçük de olsa..


yalnız inanılmaz pahalı bi' şehir. öyle cabime 200-300€ alıp gidiyim denecek bi' yer kesinlikle değil. (*oranın para birimine çevirseniz de sonuç pek değişmiyor) gezip dolaşmak neyse de, şöyle romantik bi' yemek yiyelim bu akşam cesareti burada pek sökmek baştan deyim ben size. bütün parayı bırakıp çıkarsınız allah muhafaza. mesela biz sabah evde yaptığımız kahvaltıdan sonra (-ki burada ev sahibemizin her sabah hazırladığı o güzel kahvaltıları es geçmeyelim. ayrıca benim de harika omletlerim buna ziyadesiyle destek vardi) küçük minik atıştırmalıklar geçiş evresi olarak kullanılıp, akşama da sabah gözümüze kestirdiğimiz nehir kenarlarında yediğimiz pizzalar eşlik etti bize. size de etsin, çekinmeyin. yoksa dediğim gibi öyle her akşam dışarıda yiyeyim ben, nolcakmış ki demeyin. ya para boksa tabi deyin, ben yine de söyliyim dedim..


zürih üçlemesi "bir yeri sırf adı için sevmek.."

.

"bazılarımız başka yerler, başka hayatlar, başka canlar bulmak için sonsuza dek seyahat ederiz.." demiş anais nin. peki gerçekten de böyle yapıyoruz? yani sonsuza denk olmasa bile, belirli bir süre yaptığımız bütün seyahatler bunlar için mi gerçekten! önüne başka getirebildiğimiz her şey için mi? eğer öyleyse -ki sanırım benim için öyle- amacımız var en azından. her seyahat bir sonrakinin sebebi, bir öncekinin ise müsebbibi sanki. varsın öyle olmaya devam etsin. çünkü serde varsa olduğu yerde rahat etmemek, edemediğimiz kadar özgürüz. 

bunu daha önce de konuştuk sanki; özgürlüğün anlamının biraz da kendinden bir şeyler katmak olduğunu. yani belirli bir kalıbı olmamalı özgürlüğün, belirli bir tanımı ya da. eğer öyle olsa sanki kendiyle çelişecekmiş gibi orta yerde sırıtır sanki. zamanı da var bi' de bu meredin. eski devirlerdeki keşişlerin fikrinde neyse özgürlük, şuan öyle olmamalı sanki. ya da tam tersi, ne bileyim. işte tam da burada sen, ben, biz giriyoruz devreye. belki biraz savaş, biraz aşk belki. adını sanını bilmediğim insanların bu yazdıklarımı okuduğunu bilmek giriyor hatta devreye. tek kelime etmeden basıp gitmeleri, vesaire.. sanırım saf özgürlük işte bu olsa gerek!


bu duyguların hepsiyle seyahat ettim bu sefer. hatta öyle ki, ufacık bile yer kalmadı çantanda bunlar dışındakilere dair. hal böyle olunca kafanız dolu gidiyorsunuz her nereye gidiyorsanız. istediğiniz şeyi aramak için market rafları arasında dolaşmak gibi bir nevi. bazen amaçsız, bazen aceleci. sırf rast geldiklerinizi almak için bile boşa bir uğraş gibi gelebilir. lakin değil, hatta ne yazık ki hiç değil! çünkü amaçsızlığın bile kendi içinde bir düzeni var. olgun ve bir o kadar da asi. siz ona uymak zorunda kalıyorsunuz her seferinde, işte bu yüzden bile dünyanın hala bir kısmının temeli düzensizliğe dayalı gidiyor. sensiz ya da bensiz; gidiyor.. 


isviçre'nin rolü de tam bu sahnede başlıyor işte. dünyanın bu kadar düzensiz oluşuna nazire edercesine ihtişamlı ve coen kardeşlerle dalga geçercesine. bir netlik var her köşesinde bu ülkenin, özellikle de zürih'in. şimdi hangi yazımda söylediğimi hatırlamıyorum ama ben zürih'i sadece söylenişi güzel olduğu için sevdim. hatta belki de en çok onun için. nazmiye demirel'i de mesela, rıza silahlıpoda'yı bile. isimlerini söylerken bende bıraktıkları o duygu için sevdim. zırf zaten bu yüzden zürih'i seçtim. içindeyken adını söylemek istediğim için..


özür dilerim..



bir şehir, tablolar ve organize olmuş düzen paranoyası

.

başlamadan önce bazı şeyleri açıklığa kavuşturmamız lazım aramızda. benim size anlatmak istediklerim tavsiye niteliğinde şeyler değil. öyle olması için daha farklı niteliklere sahip olmam gerektiğine inanıyorum. inanmaktan da öte, bunu şahsıma görev addetmek gibi cinsel bir dürtüye de sahip değilim. olmalı mıyım onu da bilmiyorum. tek bildiğim benim buraya yazdığım her kelimenin, her satırın aslında başka hayatlarda karşınıza çıkabilecek kapasitede şeyler olduğu. bu bir stanley kubrick senaryosu değil, paganini bestesi asla! para karşılığı yaşadığınız bir deneyimin belki de en berbat olanı. belki de değil! ama sıra buna geldiyse eğer, tam yerine geldiniz efendim.. sizi zihnimin en derin noktasındaki ücretsiz locamıza alalım!


aslında isveç'den bahsetmem lazım size, göteborg'dan. ama hafızama kazıdığım -kazımaya çalıştığım diyelim- o kadar fazla şey vardı ki, şehir hakkında anlatacak fazla bir şey kalmadı aklında. belki ağza alınmayacak kadar pis laflar hazırlamış olabilirsiniz ama -bunu haketmediğimi söylesem yalan olur- bu sefer bana güvenmenizi istiyorum. görmezden gelinebilecek ne kadar şey varsa geldim sizin için, sırf bunun için bile kasvet dolu bir şehir yerine benim istediklerimi dinlemenizi öneriyorum. çok mu şey istiyorum acaba? elbette hayır! bir nevi farklı zaman dilimlerinde aynı evreni paylaştığım insanlarsınız ve bu bizim değil varoluşumuzun suçu. ben de istemezdim size ezber bozan şeylerden bahsetmeyi ama sonuçta senaryoya sadık kalmam lazım.


bi' kere olay benim seyahat etmemden kaynaklanmıyor, burada hemfikir olmamız lazım. belki de evrende gelmiş geçmiş en az seyahat eden nesil biz olacağız. sonuçta keşfetmek değil amacımız, bir nevi okunmayan bir yazının üstünden geçmek gibi. şimdi burada size göteborg'da bunları yapmanız lazım, inanılmaz eğlenceli şeklinde cümleler kursam -ki adetim değildir- bu yaptığım sadece benden önce defalarca yazılmış bir yazının üzerinden tükenmez kalemle geçmek gibi olur. sanki bir öncekinin değerine silmeye çalışmak gibi. 

öyle bir niyetim asla olmadı, bundan sonrada olmaz sanırım. eğer olursa da buraya çıkıp bütün cesaretimle size itiraf ederim. gerçi bun ne kadar ilgilendirir eder sizi bilmiyorum ama yine de yaparım. olması gerektiği için değil, sadece bu şekilde kendimi rahatlatırım en kısa yoldan. 
amacım asla seni üzmek değildi, bunu en iyi sen biliyorsun. anlatmaya çalıştığım şey aramızda kalması için defalarca serzenişte bulunduğum iltifatların zamanla nasıl da gereksiz şeyler olduğu. sonradan anlaman için, belki de şimdi tam sırası bilmiyorum ama özel bir duygu filan değil bu. salt kinimin ürünü. kasvetli havalarda hiç sevişmedim seninle hatırlarsan, bu sanki aramızda bir kuraldı. bozmak için çaba harcasan belki alt ederdin korkularımı lakin yapmadın. tükenmiş saygımız kadar inatçılığımızdan da gitseydi keşke. keşke bunları sana söylemeden önce bir kez daha görebilseydim san severo'yu. aşkımızın şehrini, san severo'yu..


mesele bi' şehri sevmek filan değildi aslında..

.

"sevmek gibi geliyordu her şey,
sevmek gibi gidiyordu kadın.
adının anlattığı, canın teni yakmasıydı.
bir bulut, 
evet ama aslolan; bulutun suyu yağmasıydı."


sırf bi' kaç seyi için sevebilirsiniz bir şehri. ya da sadece beğenmediğiniz tek bi' şeyi için nefret edebilirsiniz. ama porto için böyle bir kuralınız olmamalı. sanki daha derin, daha sağlam sebepler bulmanız lazım. öyle bi' kaç şeyle alt etmeniz mümkün değil çünkü. zaman zaman böyle olur işte; gittiğimiz, ziyaret ettiğiniz şehirler sizde farklı hisler bırakır. belki yalnız olsanız daha çok seveceğiniz bi' şehri, kalabalıklar içinde beğenmemiş olabilirsiniz. çok alkol almışken amsterdam'dan memnun kalmak gibi. sanki parasını önceden ödediğiniz hayat kadınına el sürmeden sohbet edip göndermek, ya da ona aşık olmak. bilemedim..


uçsuz bucaksız topraklara kurulan şehirler gibi değil porto. nev-i şahsına münhasır emekli bir albay edasıyla ortalarda dolaşan; sırtını okyanusa vermiş, dik yokuşlarıyla ziyaretçilerinin nefeslerine takip olmuş bir şehir porto. dökmek için dakikalarca eğik tutmanız gereken hakiki nar ekşisi gibi; sabır ve dikkat isteyen, sonunda size sürprizler hazırlayan bir şehir porto. sert ama duruşuyla değil, sokaklarındaki taşlarla. sanki yağan yağmurda sığındığınız o daracık saçak altı porto, yanınıza birini daha alamadığınız. sığdıramadığınız o küçücük boşluğa..

şarabı şuana kadar hiç tatmadığınız kadar güzel, ahtapotlu pilavı bir o kadar leziz.. olgun bir kadın gibi.. asaleti çektiği çilelerden gelen.. bi' şey eksik porto'da; ama ne bulamadım..


biraz farklı şeyler aramaya başladık sanki. böyle tarihinden ya da sokaklarından değil de, içinde olmaktan mutlu olunacak ülkeler, şehirler arar olduk. evlerine, müzelerine, biralarına değil de; bütününe hayran olmak gerektiğini anladık sanki. bir doğaya dönüş müydü bu, yoksa aslına rücu mu! derin iç geçirmeleri ve hayranlıkları içinde barındıran bir solfej bu sanki. şiirsel hukuk kitaplarından size alıntılar fısıldayan. tiyatral bir filozofi bu.. ah  belinda! sana fikirlerimi anlatabilsem keşke..


yokuşlarında tatlı bir sızı var bu şehrin. gittikçe kendine çeken bir sızı hem de. oturup dinlendikçe bitmeyen, aksine daha da istenen bir sızı. yürüdükçe biten yollar yok mesela burada. her köşe başında size başka yollar açan otel önü yaveri gibi. şık giyimli, asil ve sessiz. ona selam vermek sanki lütufların en güzeli. fötr şapkasını eline alıp, bel hizasından sola doğru götüren ihtişamı porto'nun bütün caddelerinde var sanki.  sizi sizi anlatmak için hazır, sizi ilk defa görmüş olmasına rağmen hem de. öyle ki, hangi eve baksanız içinde ayak izleriniz. sanki orada doğmuş, orada büyümüş gibi. kapısını çalsanız, karşınıza senelerdir tanıdığınız birileri belirir bir anda. öyle garip tadı var işte porto'nun.




cote-d'azur'dan çıkıp italya sınırına dayanmak

.


devrim yorucu bir eylemdir!


uzun zaman sonra aynı yere yapılan seyahatlerin, eskiye nazaran nasıl olduğunu karşılaştırma şansım olmuştur hep. çünkü seyahat ettiğim ülkelere/şehirlere sadece bir kere değil de, bir kaç kere gitme fırsatı kolluyorum. bu sanki sevdiğin insanı aldatmak gibi. bir kere vazgeçtiğin ya da terkettiğin güzelliğe dayanamayıp geri dönmek hatta, bilmiyorum.. çabalamıyorum da aslında. çünkü seyahat etmek kavramını genelleştirmek ya da belli kalıplara sokmak, onun temelinde yatan özgürlük kavramıyla taban tabana zıt. yani siz belli özelliklerini sevdiğiniz bir ülkeyi/şehri sadece bu özellikleri için tekrar görmeye giderseniz, az önce anlattığım durumun tam tersini yaparsınız. peki bu yadsınacak bir durum mudur? hayır.. hatta o kadar güzel gelir ki bazen, beyninizde çakılı kalan hatıraları yenisiyle değiştirmek istersiniz, ivedilikle. eskilerini silerek hem de.. tıpkı aşık olmak gibi bir kadına, hiç olmadı bir erkeğe. 


bundan sanırım beş yıl önce gitmiştim nice'e ve cannes'a, daha doğrusu fransa'ya. sonbaharın sonlarıydı. yani mevsim, o şehri ya da ülkeyi sevebilmem için elverişli değildi. bahane de olabilir şuan söylediklerim, bilmiyorum ama değildi işte. o kadar az parayla gitmiştim ki hem, dört gün boyunca tek yaptığım şey sokak arasındaki o küçük pizzacıdan tanesi 5€'ya pizza yemek ve bütün şehrin sokaklarını deliler gibi gezmekti. ıslanırken şehri benimsemeye çalışıyordum, olmuyordu. şimdi düşünüyorum da iyi ki olmamış. sırf tekrar gidip anlayabilmem için yapmış bunu bana. onu kışın değil de, yazın görmemi istemiş. 

işte sürekli bahsettiğim "şehirlerin ruhu" bu! insanlardan farkları yok aslında. kötü dönemlerine denk gelebilirsiniz, hatta nefret bile edebilirsiniz. çabalarsınız anlamak için ama olmayabilir de. burada devreye siz giriyorsunuz işte. sakin sakin salınan söğüt yaprakları mı olmalı mekanınız, yoksa nefret etmeye ramak kala terk ettiğiniz o şehirler mi? biz bu sefer söğüt yapraklarını değil de, şiddetine mazhar olduğum(uz) o şehirleri seçtik. cote d'azur'u seçtik.. 


size hep bahsediyorum ya, bir ülkeyi içinize sindirebilmek için bir şehrine gidip orayı gördükten sonra çıkıp dönmeyin. başaramazsınız! illa ki eksik kalır bir şeyler, tam olmaz. daha fazla köy, kasaba görmeye çalışın. gittiğiniz şehre en yakın köye gidin mesela.. üç olur, beş olur bi' km katedin yani. başta da dedim ya; devrim yorucu bir eylemdir!


biz artık öyle yapıyoruz, yoruluyoruz yani. kilometrelerce yolu sırf devrim yapalım diye katediyoruz her seferinde. o kadar zevkli, o kadar güzel oluyor ki; otoyol kenarında gördüğümüz ve sırf tabelasında üzüm var diye bir şarap üreticisine misafir oluyoruz. kadeh kadeh tadıp, şişe şişe şarapla çıkıyoruz sonra; roseler ağırlıklı!


zaten ben sıcak şarabı hep hızlı içerim ki..

.

..ardından da neden soruları art arda gelmeye devam etti. bütün münzevi uzlaşmalarımızı kendi içimizde demlenmeye bırakmış, neden yılbaşını prag'da geçiriyoruz onu sorgulamaya başladık. kimse asıl nedenini söylemeden karşısındakinin fikrine belki ortak olurum diye konuşmasını bekliyordu. nafileydi halbusaki. sonuç olarak herkes neden sorusuna cevap vermeden prag'a gitmeye karar verdi. yılbaşıydı ve prag çok güzeldi!

şimdi asıl sorunun neden yılbaşında bir yerlere gitmek olduğunu filan değil. sonuçta herkesin bir yerleri görme isteği var, oralara gitmeyi arzu etmek gibi. bizim asıl nedenimiz ise bundan biraz daha farklıydı. aldığımız çeyrek biletlere belki büyük ikramiye vurur diye yurtdışında olalım dedik. prag'ı seçme fikrimiz ise biranın ucuz olmasından ileri geliyordu. büyük ikramiye bekliyorduk ve lanet olsun ki olayın yine ucuzuna kaçmıştık. işlevselliğinden değil de sadece ucuz diye teflon tencere almak gibi yani..


hatta ve hatta kaldığımız evi bile orada yaşayan birinden kiralıyorduk. çünkü bize büyük ikramiye çıkacaktı ve biz hala üç-beş kuruşun hesabını yapıyorduk. sonraları bu evin ne kadar da bize layık bi' ev olduğunu anladık. çatı katıydı ve küçük pencerelerinden eski bir kiliseye bakıyordu. çünkü neden? biz her pazar kiliseye john'u görmeye gidiyorduk..
kafamız iyiden iyiye allak bullak olmuştu. sabahları keşfettiğimiz kafenin birinde; afedersiniz ama insanlıktan çıkmışcasına üçer dörder tane kuruvasan yiyip, üzerine çeviz serpiştirilmiş o şahane tartlardan yiyorduk. yanına filtre kahve bulamadığım için çılgına dönmeye remak kala ilks; beni sarıp sarmalıyor, beyin hücrelerime suni tenefüs yapıyordu. dalgakıran misafi bütün nefeslere göğüs geriyordum. "daha yok mu, daha yok mu?" diye çığlık atacakken tam; kendimi bir bilimkurgu seti değil de hayvani bir kahvaltı masasındayken buluyordum. filtre kahvem gelmişti ve geriye sadece semih'in ben bilimkurgu setindeyken tırtıkladığı cevizli tartım kalmıştı.


her yanımdan hümanistlik akıyordu şırıl şırıl. yol soran herkese makul bi' ücret karşılığı geleceklerinden filan bahsediyordum. deklanşöre bakmaktan buz tutmuş ellerimi, küçük anılar yakalarsın belki diye teselli ederken ben; akıl sır ermeyecek güzellikte fırsatların da içinde buluyordum. kaybolan bereler mi dersiniz, yitip giden montlar mı bilmem; koli koli biraları taşırken bedenimize zuhur eden o yorgunluğu akan burnumuzdan prag'ın şehir merkezine atıyorduk. tipik bir çek cumhuriyeti vatandaşı gibi bilmem kaç bin yıllık tarihi eserlerin üzerine doğru havai fişek atmak yerine, üslubumuzla içip sıçıyorduk sokakta. cipsimiz bile vardı hem, sanırım ketçaplıydı. çünkü fikrmiz fakirdi bizim. büyük ikramiyenin bize çıkacağını bile bile kıçımız donana kadar sokakta debeleniyorduk sabaha kadar. maldık çünkü, geri zekalıydık!

chapter 3; hoşlanılan şehirlerde ebediyen yatıya kalmak..

.

madem olasılıklardan bahsediyoruz, o zaman ben de bi' kaç kelam etmek isterim;
mesela; sizinle aynı ülkede küçük bi' kafede karşılaşma olasılığımız, o şehirde bizimle oturup iki kelam etme olasılığınızla aşağı yukarı aynı. hal böyle olunca sizinle karşılaşma olasığımızı arttıralım diye garip garip yerlere seyahat ediyoruz. sizi görmek için mi? elbette hayır. 
ama bazenleri bu olasılıkları bi' kenara bırakıp sırf sizinle karşılaşalım diye yaptığımız şeyler de var; sevdiğimiz şehirlerde yatıya kalmak gibi.. e böyle afilli konuşunca ne demek istediğimi de azıcık açmam lazım. şimdi efendim mutluluk, sevdiğiniz şeylerden ayrılmamayı gerektirir çoğu zaman. kimi zaman da sadece ayrılık kelimesi geçtiği için cümlede, mutluluk hissi peydah olur evrende. evren de size her zaman istediğinizi vermediğinden neydü belirsiz sancıların içinde debelenir gidersiniz. işte bu zamanlarda hekimler, insanlara seyahat etmeleri gerektiğini söyler. adamlar senelerce okumuş insanlar; vardır bir bildikleri diyerek sorgulamadan yapmak gerektiğini her ne kadar bir realiteyse de, evrendeki sistemin bu şekilde ilerlemediği de bi' o kadar gerçek. kısaca; evrenin işine karışmadan yazımıza devam ediyoruz..


kahve almaya gitmiştim, konu karışmasın. sevdiğimiz şehirlerde yatıya kalmak.. efendim iş bu konu aslında "seyahat etmek" fikrinin temelini oluşturur. şöyle ki; eğer siz seyahat eden bir insansanız ve yolculuğunuz sırasında anlatacak şeylerinizin bi' listesini tutuyorsanız, konunun temelini genellikle seyahat ettiğiniz şehirler oluşturur. girin bakın bütün seyahat yazılarına, hepsi ya bir şehri ya da bir ülkeyi anlatır. kimse size oraya gittim de orada karşılaştığımız insan bana şöyle davrandı filan demez. derse bile samimi değildir. işte sayın okur; ben sana bunu vadediyorum! 

şaka lan şaka ne vadedicem, sanane benim yolda karşılaştığım insandan. yani tam olarak sanane değil de (burda ya okuyucuyu küstürürsem korkusu var) ne biliyim sana pek hitap etmez. yani gel ama sıkılırsın.. 

gerçi bi' dakika lan, ben genelde böyle yapıyorum. yazları size farklı bi' mevsimmiş gibi gösteriyorum mesela; kuzeyleri batı, baklavanın içinde çekilmiş bezelyeleri fıstık, "geceler, ahmet arif'in mısraları yani.."  

*orda ya okuyucuyu küstürürsem korkusu filan da yok. 

ben yine bizden bahsederken size, ipin ucunu kaçırıyorum. şimdi ilks uyanmadan bu yazıyo bitirmem gerekiyo hatta. o yüzden ivedilikle konumuza dönüyorum. efendim, eğer bi' şehri seviyorsanız ya da öyle bi' niyetiniz varsa, kısaca ciddi düşünüyorsanız; o şehri koynunuza almanız gerekir. ciddi ciddi koynunuza almanız ama; öyle şaka yollu filan değil. sımsıkı sarmanız, teriyle-nefesiyle içinize çekmeniz gerekir. zordur ama gerekir. hatta bi' şehri sevmek için tam anlamıyla bu gerekir. olası kırgınlıkları, ayrılıkları bile olsa bu gerekir. aileler tanışmamış olsa bile bu gerekir. diyelim ki tanıştı ve kız tarafı; "biz hem orda hem burda düğün isteriz" dese bile bu gerekir. (bu sonuncu tartışılabilir) velhasılı kelam gerekir efendim, o şehri koynunuza almanız gerekir. toplum ne derse desin, siz bütün tabularınızı yıkın ve bu evrende ne kadar şehir varsa güzelliklerine bi saniye bile bakmadan koynunuza alın. belki o zaman içinde yaşadığımız şehirleri, hayalini kurduğumuz şehirlere çevirme şansımız olur.. 


olmadı..

yok lan olmuştur belki. hatta ben size olmuş gibisinden anlatıyım bundan sonrakileri de, sonu mutlu bitsin bu yazının da. çünkü diğerlerinde hep kötüler kazanıyordu di mi! neyse küfretmicem.. 

chapter 2; bruges'in sokak aralarında size çok çekici yalanlar söyledim

..

derin bi' nefes sonrası kaldığımız yerden devam edelim o halde;

bruges adı altında hayallerimizden bahsederken, asıl önemli olanın "seyahat etmek" fikri olduğunu tekrar hatırlatmak istedim. efendim ben ve ilks'in hayatımızı idame ettirebilmek için kazandığı şey; işte neyse o şey, aslında yapmak istediğimiz yolculukların bir sonucu. daha açık bahsetmek gerekirse; kazandığımız her kuruş, şu kısacık ömrümüzden bize yarenlik edecek anılarımızın garantisi. hayat elbette toz pembe değil, elbette zor günler de olacak lakin; biz mutlu olmak için seyahat etmek gerektiğine inanan insanlar olduk. işte tamamen bu! hep birlikte tekrar edelim;

biz mutlu olmak için seyahat etmek gerektiğine inanan insanlar olduk..
hal böyle olunca şahsım ve kurumum adına yaptığım her yolculuk, bir sonraki için bize umut oluyor. ne zaman bir yolculuktan dönsek diğeri için bi taraflarımızı yırtıyoruz. olur olmadık zamanlarda bilmem hangi ülkenin başkonsolosluğuna mailler atıyorum mesela. sırf gitmek istediğimi anlasınlar diye. yalaklık filan yapıyorum bildiğiniz. ülkeniz çok güzel, orayı görmek için can atıyorum filan diye. yalan yok can atıyoruz ama kendi içimizde. onların bilmesine o kadar da gerek yok yani. beni tanıyanlarınız az çok bilir yeni zelanda hayalimi. hala gidemedim mesela. daha doğrusu gidemedik. ama sırf söylentileri çıktı, sırf vizesiz giriş olayı peydah olur diye vizesine başvurup, tutup yeni zelanda vizesi aldık. vallahi de billahi de akıllı adam işi değil. yemin ediyorum değil. ama işte insan istiyor böyle şeyleri. hayaliyle yaşadığı bir ülkenin vizesini pasaportunda görmek istiyor, sırf bir gün vizesiz seyahat safsatası gerçek olur da alamam diye. anlaması belki biraz zor, farkındayım. siz bunu düşünürken ben, bruges'in sakinliklerle dolu herhangi bi' parkındayım..

şuan orda değilim tabi. hatta durun, yeri gelmişken hayran olduğum bi' insan grubundan bahsediyim size. kendilerine bi' isim koymayı filan denedim ama olmadı. cidden başaramadım. bu adamlar gittikleri şehirlerde yaşadıklarını hemen o anda, o şehirde yazıya döken ya da bloglarında yayınlayan insanlar. şahsen ben beceremiyorum. bi' kaç kere denedim ama olmadı, başaramadım. sanırım bu adamlar gittiğim şehirlerde\ülkelerde uzun süreli kalan insanlardı. yani en azından ben bu şekilde yorumluyorum, bilemedim. ayrıca yanlış da olabilir, hemen yaftalamayın.


her neyse. asıl kahramınıza dönelim biz..

bruges'de şunu farkettik; eğer hayatınızda yapacak başka bi' zevkiniz yoksa ve biraz da birikmiş paranız varsa gelin burda yaşayın. ciddiyim bak! çünkü insan belli bi' süre sonra hayatında dinginlik filan bekliyor. sükunet filan. evine yakın olan bi ekmek fırını mesela. aldığınız evin eski sahiplerinden kalma eski bir bahçe masası, yine eski ev sahiplerine ait tek tekeri aksayan bi' pazar arabası filan. onunla pazara gidip sebze almak, gelinime bırakırım diye aldığım ama onun beğenmediği bavyera porselen takımlarda komşularıma çay ikram etmek filan. hem o zaman buzluğa pasta börek koymaya da gerek olmaz. fırın yakın ya hani, ondan. işte böyle fikirlere gark olursa cemaliniz, toplayın pılınızı pırtınızı bruges'e gelin. sırf sükunetine kurban olduğum bu şehir bile yeter açlığınızı bastırmaya. pazara bile gitmeye gerek kalmaz, o kadar diyim ben sana..


ee tabi turist olarak gelince de zevkine varıyorsunuz. yani varırsınız belki, tam da emin olamadım şimdi. emin olamamamın sebebi bizim turist olarak gitmememiz, hiç bi' şehre. biz gittiğimiz her şehre orada kalırız lan belki diye gidiyoruz. bi' nevi iltica girişimi yani. burayı okuyan konsolosluk yetkileri filan varsa sıçtığımızın resmi lakin; yalan yok, bunun için gidiyoruz. tamam çok gerçekçi hayaller değil belki ama pasaportu yırtıp; buraya kadar lan, yiyosa atın ülkeden demek istediğimiz de çırılçıplak bi' gerçek. koca memeli hatta, sırf ilgi çeksin diye!



chapter 1; sonsuzluğun geri kalanını bruges'de geçirmek..

.


londra'nın küçük bir yerinde, altında hiç açılmayacak bir sürü hediye olan bir noel ağacı var. şunu düşünürüm hep; "eğer  hayatta kalırsam, o eve gidecek, oradaki anneden özür dileyecek ve bana uygun gördüğü cezayı kabul edeceğim." hapis, ölüm hiç sorun değildi. çünkü hapiste ya da ölüyken, kahrolası bruges'de olmazdım. ama sonra, birden aklıma geldi ve farkına vardım ki "siktir et dostum, belki de cehennem budur; sonsuzluğun geri kalanını Bruges'de geçirmek!" ve gerçekten ölmemeyi diledim.."  



tarihleri gözden geçirmeye başladığımda, buraya yazdığım şeylerin yavaş yavaş azaldığını görüyorum. sebebini düşündüğüm kadar, sonucuna ulaşmakta çektiğim güçlükleri sorumlusu da benim elbet. camii avlusuna bırakılmış bir çocuk gibi, farkındayım. şimdi bütün pişmanlığımla geri dönüp kucaklıyasım var burayı. tam bu esnada fonda çalmaya başlayan acıklı bir türk sanat musikisi eseri filan. ne hoş olurdu aslında! hem beni şu edebi söylemlerden kurtarırdı, hem de.. 


hem de ne!

bruges'e gitmeye karar vermem sanırım bundan 4-5 sene önceydi. kıştı, iyi hatırlıyorum. zaten ne zaman bi' yere gitmeye karar versem kış oluyor. hani sıcağı sevmemek filan da değil bu. sanki imrendiğim şehirler kışın hep daha güzel geliyor. en azından ben öyle görüyorum. kışın daha bir albenisi var gibi. daha kendinde, daha hep ben bilirimci bir tavır. sanırım buna aldanıyorum ya da inanasım var. neyse.. film bittikten sonra şunu dedim; eğer dünyada nefret edilecek bu kadar güzel bi' şehir varsa ben neden etmiyorum.. cidden! sırf bu yüzden kalkıp nefret etmek için bi' şehre gittik yani. bruges'e..


gittiğim şehirleri anlatış tarzımdan ötürü oraya gitmek isteyen bir sürü insan biliyorum. övündüğümden filan değil lan, bildiğin adam benim anlatış tarzımı sevdiğinden kalkıp o şehre, o ülkeye gitti. fahri elçiliğini filan yapsam keşke dediğim bile oldu, yalan yok. ama iş bruges'e gelince sanırım biraz kıskanıyorum onu sizden. nasıl söylesem böyle bi' benimsemişlik var sanki. aidiyet duygusu ya da, bilemedim. işin garibi bunu kaldığımız 4 gün içinde bana yaşatması! düşünsenize; bir filmde gördüğünüz ve size güzel gelen bir şehre aşık olduğunuz kadınla gidiyorsunuz ve siz kadını değil de, şehri kıskanıyorsunuz!

(DÜŞÜNEMEDİ!)


işin şakası, cidden size bruges'i güzel güzel anlatasım yok. bi' tarafım; "oğlum anlatsana işte. insanlar gidip görsün güzelim şehri, sana şehrin anahtarını vermediler ya" diyor. bi' tarafımda; "boşver hacı! nasıl olsa lucia'dan (daha sonra anlatıcam size kim olduğunu) öğrendin nasıl ev alınacağını. satarız evi barkı yerleşiriz bruges'e" diyor. hal böyle olunca ve ben iyi bir insan olduğumdan tabi ki ikinci sesi dinliyorum :)

vegas'daki bir irlanda barında ne işim vardı

.

kendi devinimlerinizin üstünü örtmeye başlıyoruz aslında. mesela ben her seferinde özgürlüğü yollarda aradığımı beyan ediyorum giyotin partilerinde. bunu yaptığım için pişman olduğumu söyleyerek başladığım her cümlede ise yalan söylüyorum sizi. şimdi yaptığım gibi..
..ışıklı şehirlerin sizi çeken yanı, karanlık dünyanıza verdikleri aydınlıktır. sırf bu yüzden gökyüzündeki aydınlığı değişiriz bu sefaletle. her seferinde olması gerekenden bi' nebze az sevdiğimizden olsa gerek, aydınlığımızı bir başkasında ararız. pervanelerden bir farkımız yoktur aslında. ışığın geldiği yöne doğru uçar, ona yaklaştıkça körleşiriz. ve lanet olsun her seferinde çarpar düşeriz o güzel sohbetlerin yapıldığı meclislere. kimimiz iştirak ederiz, kimimiz el çekeriz ivedilikle. ama her seferinde ışığa doğru gideriz, kendi karanlığımızı gizleyelim diye.
konuşmaya başladığında susmayan her ne kadar insan varsa, ifade edişindeki yalınlığın etrafında dolaşır; tıpkı benim gibi. böyle olmasın diye artık ben, yazacak şeylerim olsun diye beklemeyi yeğliyorum uzun zamandır. iyi etmiyorum orası kesin. lakin sulh sağlansın diye kişiliğimle aramda, konuşmaktan da kaçınmıyorum..

anlatmayalı uzun zaman olan yolculuklarımın birinden dem vurma vakti efendim. mesafesinden değil de, yine mekansal bir ifade ediş çabası diyelim. bireysellik sezinlemeleri üzerine gidip, işlenen bütün cinayetleri birine yıkma cabası belki de; bilemedim. bütün kavramsallıkların sonuna -meli, -malı eki getirerek daha süslü bir hale sokmaya başladığımdan olsa gerek, artık size bilgi yerine ilgi veriyorum. çıkın diye yollara, gidin diye. sırf siz de nemalanın diye benim aptallığımdan anlatıyorum hissettiklerimi.

bu sefer bir barda olabilecek en normal olaydan birinden bahsetmek isterim size. o kadar normal ki; okuyup da yarıda bırakacağınızdan korkuyorum yazıyı. ki zaten sadece fotoğraflara bakıp çıkan bir sürü insan var burda, onu da biliyorum. gerçi kötü bi' şey değil ama yine de istiyor insan yazıklarının okunmasını. alelade olsa da, harikulade de olsa istiyor işte. tabi bunu sınav kağıdının en altına "geçmem için 52 lazım hocam" diyen bir öğrencinin yaptığı gibi yapmam ne kadar güzel bi' şey bilmiyorum ama söylemem lazım. okunmayı seviyorum..

şu her barda karşılaşılacak olayı unuttuğumu sanmayın sakın. sadece heyecan yaratmaya çalışıyorum. becerip beceremediğimi irdelemek gibi bir kaygım da yok hem. böyle olduğu için belki şuana kadar yazığım cümleleri tamı tamına 4 (dört) dakikada yazıyorum. konuşmaya başlasam eminim daha kısa sürerdi ama ben okunmayı seviyorum. halbu ki şairler öyle mi..

          üçe kadar saydım,  
          gözümü açtığımda yoktun.
          merak ediyorum;
          birde mi gittin?
          üçte mi?
                                    (ali fuad boztepe)


kesinlikle değil. okunmak için yazmakla, okunmayı sevmek bile farklı. şair olmak için şiir yazmaya başlamak gibi. safsata, hem de fazlasıyla. durum böyle olunca yazdıklarınızın neye karşılık geldiğini, bir barda otururken de irdeleyebilirsiniz. kiminiz bunu bir kere yapar, kiminiz her zaman. çıkan sonuçların sağlamasını yapacak kadar kendinize güvenmiyorsanız da amenna. neyse, durun da ben size şu barda olan hikayeyi anlatıyım..

gerçi uzun uzadıya irdelemek gerekir bu tür şeyleri. yani illa bir aşk gerekir bazınıza, bazınıza da ayrılık. benimsediğiniz duyguyu içselleştirisiniz kısaca. özgürlüğünüzü ifade edişinizdeki yordam sizi siz yapar. benim gibi işte. ben yazmanın yeterli olmadığını, bunun yanında insanlara bir şeyler de göstermek gerektiğine inanıyorum. bu benim özgürlüğü ifade edişim. sırf siz de anlayın diye hissettiklerimi, size elimden geldiğince fotoğraflar çekiyorum. yalan söylüyorum bazen, sıklıkla da dürtüklüyorum arkanızdan. hanginize hangisinin denk geleceğini bilmeden yapıyorum hatta. kimisi az önce okuduğu cümlelerden beni yalancı diye kodluyor kafasında, kimisi güzel yazan bir adam. ikisi de olmuyorum bazen. benim burada bunları yazdığımı bilmeyen birçok insan, sarı saçlı veledin teki diye tanıyor beni. konuşana kadar ne kadar da aptal olduğumu filan düşünüyor, konuştuktan sonra da daha da aptal olduğumu hatta. şimdi bunları söylerken bile "bu adam ne diyor şimdi" demelerinize şahit olmak isteyişim de bu yüzden işte. sizi benim okurken görmek istiyorum! cümlelerimi telaffuz edişinizi. şaşırmalarınızı, nefret edişlerinizi bile. 

vegas'daki bir irlanda barında yaşadığım bu olağan hikayenin aslında hepimiz için nasıl bir şeye sebep olduğunu sanırım daha iyi görüyorum. şimdi bu yolculuklarımdan arta kalanları size anlatmaya çabalayışlarım, vegas'a gidecek bir insana olabilecek yardımımdan kat be kat fazla ya; büyük ihtimalle bununla karıyorum harcımı. yeni yeni farkediyorum adaletinizi, hışmınızı hatta. kendimi bu tarz cümlelerden sonra da bi' şey sanıyorum.

dedim ya başta da; ben yazmayı değil, okunmayı seviyorum..



siyah beyaz bir jazz öğleden sonrası

.

itiraf etmem gerekir ki müzikle olan tek bağım, zaman zaman elim alıp üflediğim neyim şu sıralar. divan edebiyatı konusunda eğitim almaya başladığım andan itibaren -ki bu amatör olarak ilkokulda başlamıştı- tasavvuf müziğine karşı garip hislerim vardı. onun da bana varmış ki yollarımız bir yerde kesişti. kısaca boş değildik birbirimize. ilk başlarda okuduğum beyitlerin anlamlarını saatlerce arardım mesela. neyi ne için kullanmış şair, burada kastettiği neydi filan diye. sonraları ona olan tutkumu kendisine açmaya karar verdiğimde durumun vahameti, avuç içleri terleyen bir çocuğunkinden farksızdı. seviyordum, gittim konuştum. ilerisini düşünmek yerine saf ve bir o kadar da derin anlamlar aramaya başladım içimde. beyitlerin arasında kayboluşlarım, neyimi elime aldığımda daha derin olmaya başlamıştı. dede efendi'den dinliyordum çoğu zaman. canlı ne kadar ses varsa ney'den çıkan bulmaya çalışıyordum. artık ne kadar üflüyorsam tek seferde, başım ağrıyordu. nefesimi boş bir kamışın içinden evrene sunmak dünyanın en güzel zevkiydi bana.. 

zaman zaman hala öyle aslında. ben bi' nevi dergahını şaşırmış bir derviş gibi oradan oraya savrulurken, neyin bahşettiği o istikamet her zaman bana en mantıklı yol olur.. olsun da zaten. evrenin bizim üzerimizde oynadığı oyunlara inat, eskiye olan hayranlığımız nüksetsin. başkasının eskisine olmasına gerek yok, bizim eskimize nüksetsin. sizin eskinize hatta..

işte böyle anların birinde rastladım efendim bu jazz üstadına. neyimin yanımda olmaması değiştirirken ruhaniyetini, fotoğraf makinemin izdırabı kapladı bütün new york'u. çünkü o idi bütün mu muhteşemliği hafızasına alan, gören gözlerden daha sakin ve katî!


central park'da ne kadar sincap var acaba diye merak edip hepsinin peşinden koşarken, karşımıza çıkan bu kendine has adamı seyre daldık. bütün sincapları boş vermiştik bi' anda. hepsi ağaçlardan yere bile inmişti halbusa ki. deli gibi bıraktık onları oracıkta. bu sanatsal devrimin içine daldık..


allah bizim cezamızı versindi!

elimizden geldiğince rahatsız etmedik bu sanatsal devrimi. hatta onun birer neferi olduk. bütün herkes buna karşı gelirken biz, soğuk mevsimlerini de merak ettiğimiz new york'u yaşıyorduk. klasik bir jazz eserinin eşliğinde. gelip geçenlerin anlamayıp bizim anladığımız neydi, bunu merak ediyorduk. mesela benim fotoğraf çekmem daha çekici geliyordu insanlara. orada bu adam dururken neden new york'daki bir çok insanın yaptığı şeyi yapan birini izlerlerdi ki?


itiraf etmek gerekirse dinlerken ile bunları çekerken arasında düşündüklerimin farklılığı, insanların neden bu devrime iştirak etmediklerini az biraz açıklıyordu. ama sonucunu bulmaktansa onu dinlemek ve biraz da size izlettirmek istedim. ne iyi de ettim, ne güzel de ettim..

biz ülkecek o cânım küvetlere, o plastik tabureleri koyduğumuzda bittik aslında. o uzun zincirli siyah tıpalar asla affetmeyecek bizi. ve biz her zaman bu yokluğun içinde bir bestenin nakaratına mahkum kalacağız. oysaki ne güzel inatlaşıyorduk hayatla. o bize rest çekiyordu, biz ise onun derdiğini çekiyorduk. aynaları bile müzik yapan bir ırkın kıskançlığını yaşıyorduk hep birlikte. canlı yayında ne söyleyeceğini unutan birer yarışmacıydık ve hayat bizimle dalgasını fena halde güzel geçiyordu..