biraz daha turuncu

.

bazen bazı şeyleri çok severiz. genelde neden sevdiğimizi, bu kadar bağlandığımızı, üzerimizden çıkartmak istemediğimiz anlamazlar. bu bazen bir tişört olur, bazen bir mont. ben şahsen düşkünlüğü çoğu zaman herhangi bir renge olan insanları sevmemiz gerektiğine inanıyorum. evrensel bir dürtünün ergenleriyiz biz, yüzümüz sivilceler dolu pişmanlıklarımızla harmanlı. keskin serzenişlerini kıskandığımız, dünyevi zevklerin servis edildiği bir organizasyona simokiniyle katılmış aristokratlar gibiyiz. davetliler listesinde adı olmayan acılarımız da vardı bizim; herkes kadar. ama işte üniformamızı hep turuncu seçiyorduk..
    

sadeleştirilmiş ne kadar hüsran varsa her sabah kapımıza bırakılıyordu taze taze. evden çıkarken üzerinden atlıyorduk ama geldiğimizde de bekliyorlardı bizi. bundan biraz olsun sıyrılmak için turuncuya sarılıyorduk.



ve ben daima turuncuyu seviyorumdum, diğer renklere göre daha turuncu olduğu için..




..week 20 is over!


sülünün gözyaşları..

.

bütün yolların güzel sonlara çıktığı köşe başları düşlüyorduk. biz, kendi ihtimallerimizin en düşük olanına en güzel anların ilkini sıkıştırıyorduk bütün vardiyalarda. seyahat dendiğinde hep en uzak, en kimsesiz rotaları seçiyorduk bittabi. ilave olarak biraz kalabalık olsun diyorduk hikayesi. çünkü milyonlarca yıl önce bize bahşedilmiş dünyayı, kendi ekseni etrafında döndüren güç, sırf tek noktada yaşamamız için bize izin vermiş olamazdı.. 


ayrıca kimin en güzele gark olduğunu sırf biz bilemezdik. herkesin ya da kimsenin çevresi içinde güzel anıları olmalıydı. bunun paylaşılması konusunda ise örgütsel bir çalışma yapılmalıydı eril zamanlarda. mesela biz, bunlardan birine katılmıştık hallstatt'da. yoksunluktan nefsimiz kokuyordu yol olmayan yüksek dağ köylerinde. bunun tek anlamı yalnızlığın artık çekilmez olmasıydı;

"bütün kara parçalarında. elbette afrika dahil.."


..week 19 is over!

hep öyle kalacak şehirler..

.

hazır havalar güzelleşmeye başlamışken, sisli puslu hava sevenleri de memnun etmek boynumuzun borcudur. bu yüzden bizi sırılsıklam eden hallstatt için bi' iki kelam daha edeceğim. bunu da özellikle bu fotoğrafla yapıyorum ki ana konudan sapmadan örneklemiş olalım..

şunu farkettim. bir yer için yaşadığınız anılar, sonrasında ne yaşarsanız yaşayın sizin için hep ilk haliyle kalıyor. kaldığımız süre boyunca sırıl sıklam olduğumuz hallstatt, bizim hatıralarımızda hep öyle kalacak. sonrasında tekrar gitmiş, ziyaret etmiş olsak bile bu değişmeyecek sanırım. bu bütün seyahatler için de geçerli mi merak ediyorum.



yani biz hep ilk gördüğümüz şekilde mi hatırlarız ya da hatırlayacağız seyahat ettiğimiz yerleri? ya da farklı mı gelecek gözümüze, beklemediğimiz zamanların behrinde..


..week 18 is over!


manzara mitolojisi ve bazı mısmıllıklar..

.

manzara.. çoğu zaman karşınızda olduğunu bile farketmediğiniz tabiat birlikteliği. sizi aslında siz yapan çekimser oylarınız. başkasına tek kelime edemediğiniz ama kendinize sayıp sövdüğünüz bütün yalnızlıklarınız. sürekli izlediğiniz dizinin o hafta yayınlamaması manzara. peki elde etmek için böyle güzel görüntüleri, ne yapar insanoğlu? neyden feragat eder, neyden eksik kalır hayatında.. amerikan filmelerindeki sorgu sahnelerini andıran bu girişten sonra; hallstatt ve benzeri güzelliklere sahip bütün coğrafyaların ekseni etrafında dönen ve döndüğüyle kalmayıp döndüren yüksek irtifa, belkilerin olmadığı masal dünyalarına açılıyordu..


hallstatt da işte tam bu konuda ihtisasını yapmıştı. yükseklerine çıktıkça size eteklerini açan o muhteşem kadın portresi, gençliğinde çıplak fotoğrafı ranzanın görünün yüzüne asılmış o sarışın kadın, beyazlığı alpler'den gelen.. yeşilse yeşil, kahveyse kahve.. yüzbinyıl daha beklenecek kadar güzel şehir. zaten hiç kimsesi yokmuş gibi davranıyordu biz bizeyken. kimin hakkını savunmuştuk ki gayrı ortamlarda. bu sırf güzel olduğu için, çağırdığı için yaşanmıştı ve kimseden çok değildi günahı. bize yoldaş olan uzakdoğulu keşişler dahil. 


onlar, kitaplıklarda hep orta rafta dururdu. çünkü okunmuş kitaplar kitaplıkların ya sol ya da sağ tarafında olurdu, oraya koymak kolay geldiğinden olsa gerek..



..week 17 is over!

rehber keşişlerin yaşadığı tuz dağları..

.

yükseklere çıkmak lazım. büyük kayalıkların ucuna doğru.. yalın ayak gidilen bütün yolculuklarda karşınıza çıkan hiçbir yükseklik buna yetmez, yetmemeli. bir başına kaldığınızda düşündüğünüz her anınızı buna katık etmek istediğinizde ise, neden geç kaldığınız konuşulur ulu orta yerlerde. zaman mehfumunu filan es geçip ilk gördüğnüz ağaç altına serilmek gibi çılgın düşleriniz olmalı. bunlardan en az birinde de yüksekte olmalısınız işte. farzedelim ki siz değil de size yoldaş olmuş birisi bunu yaptı. işte o andan itibaren her dakikanın bir anlamı olmaya başlamalı. teker teker yokoluş ya da tek seferde yokuluş. bunlardan en iyisi seçilmeli toplum nezninde. çünkü toplum, sefaletin kayıtsız şartsız egemenliğini yargılayarak sağlamış dünyanın en sömürgeci ülkesidir.. 


işte hallstatt da bütün asaletini tuz dağlarından alıyordu. sislerin arasından görünün bütün açıklıklar, bir kaç uzakdoğulu keşişin yol göstericiliğiyle beraber çekilir hale gelse de; bir zaman sonra nedenlerin peşpeşe sıralandığı birer savaş haline dönüşüyordu. bizler oluşan maliyeti kişi başı hesaplasak da, hallstatt bütün yükü kendi üstleniyordu kadife perdelerde.. 


yaklaştıkça zirveye, karşımıza çıkacak manzaranın fikri kaplıyordu her yanımızı. kimi için normal gelen bütün savurganlıklar, bizim için iktisata giriş konularından biriydi. bir kaç adım daha atmamız lazımdı son celsesi görülen bu cinayet davasında. karar birazdan verilecekti ve kimliğimizde yazan milliyetimizi hiçe sayarcasına jüri kurulmuştu, koyu katolik eyalet temsilcileri tarafından..



..week 16 is over!

küçük bi' köyün alpler ile ne alıp veremediği olabilir ki..

.

merhaba.

bu yazıda okuyacağınız cümleler, hallstatt'a 7 kg kala çekilen bu fotoğraf üzerine değildir. çünkü ilerleyen yazılarda okuyacağınız hallstatt tetkikleri, bir nevi bu fotoğraftan sonra yaşananlardan daha dramatik olacak. iş bu yüzden; sizi daha önce bu konuya alıştırmak amaçlı alpler'e sırtını dönmüş bu güzel kasabaya olan hayranlığımdan çok, asıl bu kasabaya (hallstatt'a) sırtını dönmüş bir kaç evin bulunduğu köye olan kıskançlığımdan bahsedeceğim.


güzel olabilirsiniz, şirin de olabilirsiniz ama bunun bir sınırı olmalı. hangi mevcudiyetin devrimini kendi içinizde yaşadınız da acaba böyle oldunuz! sonuçta böyle ayrı gayrı yaşanmaz dedikleri büyük coğrafyaların küçük kara parçalarıyız biz. daha güzel yerlere gitmeye niyet ettikçe daha güzelleri ile karşılaşılan noktalarımız olmalı. uzun ve ya kısa vaatlerin bir protatipi, ta kendisi belki de. dedim ya, güzelliğin ya da şirinliğin de bir sınırı olmalı. böyle kavramsal bir çelişki yumağında, ipin ucu işte burada kaçtı..


..week 15 is over!

ıslak sabahların hallstatt kısmı..

.

seyahatlerde farkında olmadığınız bi' şey çağırır sizi. daha önce gördüğünüz bir fotoğraf, adı bi' yerlerden kulağınıza çalınmış restorant adı, başkasının tattığı bir yemek belki. bilmezsiniz aslında tam olarak ne için oraya gittiğinizi. birisi için mi yoksa bi' olgu için mi diye. yola revan olmak dürtüsü altında bilinçaltınızın size söylediği şeyleri yaparsınız. yaparız ya da, halen de yapıyoruz. bunun temelinde yatan kavram, koskoca bir keşkeler yığınından arta kalanlar olsa gerek. çünkü döndükten bir süre sonra başlayan keşkeler silsilesi, varılan yerin olması gerekenden daha derin bir mazisi olduğunun göstergesi. biz sadece bize bahşedilen kısmını yaşıyoruz gittiğimizde. yerlisi değilsek o yerin, üstünde kalan kısmından nasipleniyoruz daima. kalan kısım ise onlara miras bırakılan diğer medeniyetlerin..


hallstatt da böyle yerlerden biri oldu kendi yolculuk tarihimizde. içinde kaldığımız kısa süre boyunca sırıl sıklam ıslandık. yürüdük, ıslandık. sonra tekrar yürüyüp ıslandık ve bam! ıslandık.. hatta uzun zaman sonra ilk defa bu kadar yağmurun altında kalıp ıslandık. sanırım viyana'nın bize bıraktığı mirastı bu. orada ıslanmamızın üzerinden geçen onca zaman sonra bu şekilde muamele görmemiz sanki bi' nevi intikamdı. küçük, şirin kasabaların kabusuydu bu, bundan eminim. çünkü onu ziyarete gelen herkes bu şirinlikten biraz alıp götürüyordu, 5€'luk magnetlerle birlikte. dünya magnet ticaretinin %76'sının dönmediği bu küçük şehri, nsanların ziyaret etmek için ne kadar çabaladığını gördüğümde inanamamıştım. bu kadar yağmura rağmen hem de..


bu şekilde başladı hallstatt yolculuğu, ıslak ve bulutlu. fotoğraf makinemi yağmurdan korumak için harcadığım çaba, tuz madenlerinden arta kalan tatları daha güzel almamı sağlıyordu..



..week 14 is over!


çok az mermer ve bir şehrin başlaması..

.

yolculuğun mantığında bi' hata var. bu kadar normal bi' şeyi bu kadar istekli yaparken arada gelen bıkkınlık hissinin de bir tanımı olmalı. yeni yerler görme fikrinin evrensel boyutta irdelenişi sırasında karşılaşılan bir üretim problemi gibi. içinde bulunduğu şehirden sonrakine geçişte yaşanan mayıs sıkıntısı gibi; şiirsel olduğu kadar didaktik de. bu her zaman böyle aslında. sanırım temelli göç edilen ilk yerde bu son bulacak, buna başka çözüm göremiyorum. şehirle / ülkeyle alakalı da değil, bunda asıl gerekçeler göç tarihinin insanlık üzerinde bıraktığı etki sanırım. siz görmek için can attığınız bütün şehirleri, ülkeleri hayal ederken; olgu kendi içinde savaşa hazırlanıyor sanırım. ordularını topluyor bütün ganimetler için. ne de olsa bir kaç iyi adamdan ibaret değil bütün düşman, koskoca insanlık tarihini karşısına alıyor. 


şimdi bu kadar keşmekeşin arasında yeni yerler görüp keşfetme fikrinin kabul görür yanı olmalı mı bilemiyorum. tek bildiğim, bizlerin bu salgında evlerimizden çıkarak karşı tarafa doğru gitmemiz gerektiği. pes etmenin artık ne zamanı, ne de yeri..



..week 13 is over!

çok fazla mermer ve bir şehrin bitmesi..

.

inzivaya çekilme saatlerinde kendimizi bulduğumuz çok fazla eril noktalar vardı viyana'da. sanat ve sanatçının dostu sloganları atılırken her köşe başı, bunu bir reklam malzemesi olarak nitelendirmek bizim için adeta bir görev niteliği taşıyordu. sonumuz belliydi, yalnız, eksik olan neyin nerede başladığı ve buna ne denli inanmamız gerektiğiydi sanki. birileri ya da bi' şeyler bizi böyle sanatsal bir şehirden kovmak için sanki ayak diretiyordu. neferi olduğu her hükümdara karşı birir can borcu olanlar gibi, bizler de kendi hükümdarlarımıza itaat ediyorduk..


tarihte yerini almış onca yapı varken, kendi hezimetlerimizi inşa ediyorduk aynı zamanda. bazılarımız dehrizlerine iniyordu ahşap merdivenlerinden, kimimiz oradan nasıl kurtulurumun hesabını yapıyordu. içinde olduğumuz bütün tarihsel devirlerde böyle keşmekeş görmemiştik hiçbirimiz. tamam, sevmiştik belki ama sanatın insan bünyesinde bu kadar derin izler bırakmasına alışkın değildik. efsunlanmış da değildik oysa ki. bize bahşedilen bütün zevkleri tatmamış olsak bile hayallerimiz vardı. sırf bu yüzden de viyana bize hayallerimizi geri vermek konusunda ciddi işler yapmıştı..


böyle şiddetli birlikteliklerin sonuna doğru gelindiğinde, hiçbir getirisi olmayan bu suskun ve bir o kadar da bitkin vücutlara artık başka memleketler gerekiyor kanaatindeydik. sevmediğimizden değil, sadece başka bir adım atmamız gerekiyordu. yakın olsa iyi olurdu yeni rotamız. yorgunluğumuz vardı çünkü hiç kimsede olmayan. şehir artık bizi kusuyordu muhtelif zamanlarda, merkezi yerlere. herkese reklam olmuştuk bir kaç gün geçirdiğimiz şehirde. ne garip, ne ilk ne de sondu bu halbu ki. öncesinde bu kadar sakin görünen heyecanlarımız da vardı, biliyorsunuz. viyana için kaçından vazgeçtiğimizden de bahsetmiştik hatırlarsanız.. 


ve son olarak antik heykeller uğurladı bizi viyana'dan. michalengelo tadında..



..week 12 is over!

ekrem adında azeri bir biyoloji profesöründen konçerto bileti almak

.

sanırım bunun sebebi artık insanoğlunun nerede yerleşebileceği konusunda çok fazla alternatifinin olması. yapabilir olması değil. çünkü artık bir ülkede yaşamaktan daha zor, başka bir ülkenin topraklarında yaşamaya başlamak. kendi ülkenizde mutsuzsanız eğer, kariyeriniz önemli olmamaya başlıyor başka bir ülkenin topraklarını hayal ettiğinizde. yaptığınız iş, hayalleriniz, çevreniz.. bütün bunlar geri planda kalıyor. siz eğer aklınıza koyduysanız, vazgeçmek zorunda kaldığınız her ne varsa bi' şekilde vazgeçilebilir oluyor.


bunun son örneğini viyana'da yaşadım. aile geleneğimiz olan klasik müzik dinletilerine gitme alışkanlığımızı, hazır viyana'ya gitmişken yad etmek için butik bir gösteri bulduk. zaten viyana'nın her sokak başında bu tip gösteri afişlerine rastlıyorsunuz. bir de bu tip gösterilerin biletlerini satan, klasik dönem kıyafetli adamlar dolu ortalık. size o akşam olan gösterilerden biletler satıyorlar. ısrar tavan tabi.. her neyse biz de bunlardan birinden bilet alırken konu bir süre sonra nereden geldiğimize geldi kaçınılmaz olarak. türk olduğumuzu öğrenince hafif bi' gülümseme ile azeri olduğunu söyledi. ülkesinde biyoloji profesörlüğü yaptığını ama iş bulamadığı ve daha iyi hayat şartları için avusturya'ya geldiğini söyledi. işten arta kalan zamanlarda da bu bilet işini yapıyormuş. 

dedim ya hayat garip. kariyeriniz, geçmişiniz ne olursa olsun önemli olan sizin ne istediğiniz. ekrem abi de hayatının geri kalanını avusturya'da geçirmeyi, işten arta kalan zamanlarında da konçerto bileti satmayı seçmiş. ne güzel de etmiş, pek güzel de etmiş..



..week 11 is over!

park ve bahçeler müdürlüğü, no:46, viyana

.

sonuna yaklaşırken bütün seyahatlerin, birer kaygılanma sebebi arıyorduk zihnimizde. şefkatli ya da değil bütün hükümdarların birer sülieti peyhad oluyordu yeryüzünde. bunların hangisine karşı savunacaktık ki benliğimizi, hangisine karşı gelecektik bütün düetlerde. biz, sırf görmek için gittiğimiz şehirlerin kahramanıydık, fazlası değil. görmediklerimizde salınan namımız daha çok birer nes-i müdafa olarak algılandı jürilerce. halbu ki onlara bile çok gelmiştik. çok değil daha bir kaç gün önce köşe bucak bizi sıkıştıran şehre, bu sefer daha yeşil bakabilmek için saraylara hücum ettik. yol yordam bilmediğimizden değil,  tek çaremiz olduğundan yaptık bunu. şimdi daha iyi anlıyorum da, iyi ki de yapmışız..


ihtişamın bir çok portresi ile karşılaşıyorduk yürürken. her birinde birer dakika beklesek bütün portreleri bitirmemiz sanırım yüzyıllar sürecekti bu yeşillikte. kimsenin böyle büyük hayalleri olmaması gerekiyordu oysa ki. bize girişte bunu söylemişlerdi dünyada, daha doğrusu yaşadığımız ülkede. önüne ne konursa yiyen bir güruha mensup müridlerdik hepimiz yeryüzene gönderilmiş bütün peygamberlerin son yemeklerinde, elbette isa'nınki hariç. betimlemesi bile güzelken böyle hayalleri neden sadece son cümlesine takılıyordu ki okur. viyana gibi olmak varken hem de.. 


renklerin bile seçilebildiğimiz bütün mevsimleri yaşıyorduk viyana'da. o ise bunu sanki bunu 50krş farkla almışız gibi gösteriyor, bizi çileden çıkartıyordu. birer ağaç daha fazla görsek bizi hiç hayal edemeyeceğimiz yeraltı dünyalarına sokmaya hazırdı. ortaçağ kilisleri minvalinde evler hayal etsek bile, karşımıza çıkan daha çok modern sanat eserleriydi saray bahçelerinde. birer heykel daha konmalıydı önümüze bizi karşılamak için; lakin olmadı. tavan süslemeleri bile azdı sanki bütün dolbabehçeleri'nde. bilerek toplanmayan yapraklar sanki gizlenen şeylerin habercisiydi avusturya hükümeti düzeyinde. bunu bütün resmi makamlara duyurmaya kalkışsak da, bizim makus talihimiz hiçbir zaman bunu başaracak kadar gün yüzü görmemişti.. 



kimsesiz hatıralara hasıl olan mineraller..


bir nevi münzevilikti halimiz. her vitrinde kendimize uygun köşeler buluyorduk halka açık yerlerde. eski belediye otobüslerinde, kaza anında camı kırıp için kullanılan kırmızı çekiçler gibiydik. herkesin ellemek istediği ama bir türlü cesaret edilemeyen. bu durumların viyana üzerinde bıraktığı etkiler kadar, viyana'nın bizim üzerimizde bıraktığı etkileri çiziyorduk yemek masalarına. kaldığımız evin banyosundaki o kasvet, evin kapısında kendini az da olsa kaybediyordu. salgın hastalık gibi yayılan bütün korkular, bizim viyana için direncimizi arttırıyordu adeta. sokağa çıkış saatlerimiz bile değişmişti hatta. kahvaltımızı yaptığımız mekanlar daha tanıdık geliyordu artık, annesi ile aynı şehirde yaşadığımız emine ablamız sayesinde. garip kremalı kahve ikramıyla bir anda kendi cumhuriyetimizi ilan etmiş olsak da, mekanda esen işkalci kuvvetler rüzgarıyla dağılmıştık..


dedim ya viyana'nın biraz şımarık halleri vardı. bu kadar sanatsal ortamı küçük garip şakalarla bozuyor, bozduğuyla kalmayıp bunu normal bi' şeymiş gibi gözümüze gözümüze sokuyordu. konçertoları dinlememiz gerekirken sokak ortasında gülme krizlerine yakalanıyorduk. zeki müren'in sahne alması gereken mekanlarda konservatuar öğrencileri vardı. biz kimin için çabalıyorduk ki bu kadar sanki. her birimizin birer cinayeti vardı kendi benliğinde. sofradan hep ilk kalkan olmak gibi acımasız bir suça ortak olan köpeklerimiz bir de. belki de bu şekilde çözüme kavuşturulacak her dava, bizi kendimize yabancılaştırmıştı. sanırım bunun tek sebebi yine viyana'ydı..




şimdi hepsini anlatamayacağım şehir savaşları..

.

tırmalıyorduk.. huzursuz olmamız aslında gizli örgütlerin bile bizi önemsememesiydi diyebiliriz. sonuçta sayıca az olduğumuz bir savaşı psikolojik olarak kazanmaya çalışıyor, her seferinde de başarısız oluyorduk. içimizden bazıları bunu yenilgi olarak adlediyor, kimisi ise bu kadar çabanın karşılığında yenilmenin de kabul edilebilir olduğunu söylüyordu. kime inanacağımız ya da kimin fikrinin geçerlilik kazanacağı konusunda belirli dayatmalar yaşasak da birbirimiz için, son ayakta kalanın fikri her zaman olduğu gibi kabul görecekti. viyana'da buna benzer olaylar tarihin çeşitli evrelerinde meydana gelmiş zaten. gelen, gören ve seven bir çok insan bu şehri daha önce gittikleri şehirlerle kıyaslarken fikir ayrılığına düşmüştü. fiziksel şiddete kadar giden bu durum, sonuçta yine viyana'nın galibiyetiyle sonuçlanmıştı..


ta ki biz sokaklarında gezmeye başlayana kadar..

burada tekrar es verelim. çoğu şehrin kendine göre dokusu olduğu fikrinin artık geçerli olmadığına inanıyoruz. bunu ulu orta, özellikle avrupa için söylemekten de kaçınmıyoruz. daha önce de yazdım burada; uzak coğrafyaların, en uzak coğrafyaların peşinde koşmalıyız artık. onların dokusu, başka ülkeleri geçtik kendi içlerinde bile farklı. gittiğiniz her kasabasında, her şehrinde bile farklı hatta. hal böyle olunca kimse çıkıp da sınırı arasında 45km olan iki ülkenin kendine has dokusu olmasından bahsetmesin. 


"biz sanat için debeleniyoruz.." mottosu bu olan insanlardık sonuçta. girdiğimiz sokakların tarihinden bahsederken içimizdeki empresyonistler kadar cesur değildik. her seferinde buna ve buna benzer serzenişlere karşı gardımızı almıştık ama yine de şehrin sanata olan dayanışı karşısında argümanımız elimizdeki kalan broşürlerdi. böylesi stresli durumlar için hazırlıklı değildik hiçbirimiz. kaygılarımız, herhengi bir aktiviteden aldığımız hazzın üçte biri kadar bile etmezken bunu nasıl başarabilirdik ki! 



biraz bal, garip örgütler ve viyana üzerine..

.

36 ile 38'i karıştırdığımız zamanlarımız oluyordu kiraladığımız evlerin kapılarında. hiç farkında olmadan, kalmayacağımız evlerin kapılarını fütursuzca zorluyor, nasıl olsa içimizden biri buna dikkat eder diye de rahat davranıyorduk. zaten eski mimarilerin hayranı olmuştuk iki dakikada. caddelerin, sokakların bu kadar düzenli olması sinirlerimizi bozmuş, çıktığımız metro istisyonlarından gelen döner kokularına ise lanet okumuştuk tek celsede. kime sorsak bize türkçe cevap veriyordu bir de. ihtiyacımız olan limon için surat yapan esnaflar vardı etrafımızda. parasını teklif ettiğimiz halde hem de. ayıptı yaptıkları! aynı dili konuşuyorduk ama onlar limonu daha çok benimsediler milli değerlerden. insanlık filan hiç girmiyorum bile..


airbnb konusunda artık tercihlerimiz oda kiralamaktan, bütün evi kiralamaya evrilmişti. bu sayede bütün benliğimizle bağlanıyorduk kaldığımız eve. içindeki her malzemeyi birer annenin verdiği ceyiz eşyası olarak algılasak da, hiçbirimiz ikea'dan alınan kare sehpalara gereken değeri verememiştik. hakettikleri bütün saygıyı eşantiyon gelen kahve kupalarında kaybeden amerikan mutfağın bile yoktu saygınlığı. tek ilgi gören şey, viyana'nın ara sokaklarında bir evin mutfak dolabında duran ve üzerinden "çiçek balı" yazan bal kavanozuydu. her ihtiyacımız olduğunda orada, bize kendini sunmaya razı şekilde bekliyordu. sıcak çaylara şifa katıyordu şişmeye meyleden boğazlarımız için. kolay kullanabilmek için sıkılabilen bir şişede muhafaza edilebiliyor olmasından kaynaklıydı sanırım, bu cesareti. bunu neden bu kadar çok büyütmüştük ki gözümüzde; sonuçta baldı bu, sıkılabilen.


evimizin kapısından binanın koridolarına çıktığımızda bizi küçük bir trambolin karşılıyordu. lanet olsun, sebebi neydi ki? hayatında hiç trambolin kullanmamış bizlere yeni maceralar yaşatmak için olduğuna inandık. üzerine çıkıp zıplayabilir olmak, mimari elverişliklerin bize sunduğu bir nimetti. bunu bir kaç kez deneyimleyip kendimizi avusturya mimarisinin engin merdivenlerinde bulduk. inmek çıkmaktan daha tatmin ediyordu sabahları. bir alt katın koridorlarında, o katta yaşayanların kullanması için hazırlanmış tuvalatten üzerinde pijamalarıyla çıkan bulgar vatandaşları görüyordum bir de. işte işin ilginç kısmı da burada başlıyordu..



volker pawlowski ve parçalanmış duvarları


seyahat belki de yapılan ilk ticarettir. 

modern çağda ise bu olgu başlı başına bir ticarettir gözümde. fikrine kapıldığınız anda başlar hatta. yani bi' yere seyahat etmek istediğiniz an yaşayacağınız bütün evreler bu ticaretin safhalarına konmuş tuğlalardan ibarettir. siz daha yola çıkmadan başlarsınız ticarete hatta. girdiğiniz her site, yaptığınız her rezervasyon tamamen ticarettir. az ya da çok farketmez, bütün adımlarınıza yaptığınız tek şey ticarettir. 


bunu farkedip bunun üzerinden para kazanmak sadece tur şirketlerinin işi değil günümüzde. bunun en akıllıca örneğine de berlin'de rastladım. berlin duvarı'nın hikayesi hakkında merak ettiğiniz ne varsa malum ortamlarda var, girer bakarsınız. ben size volker pawlowski adında bir adamdan bahsedicem. efendim bu adam, berlin duvarı yıkıldıktan sonra zamanında yapılmış / dikilmiş bütün duvarları satın alıp kiraladığı bir depoya doldurmuş. evet, bildiğiniz kmlerce uzunluktaki beton blokların kullanım hakkını satın almış. demirden, çimentodan oluşan onbinlerce meton bloğu satın alıp atmış kenara. 


düşündüğünüzde akla mantığa sığan bi' şey değil, farkındayım. yani yüzbinlerce ton taş yığınını alıp kenara koymak mantıklı bir yatırım değil gibi görünüyor. çünkü saklamasından tutun da ne yapacağınızı bilmememiz filan, ne bileyim. volker kardeş bizim bu fikrimizi çürütür mahiyette, buralar ileride değerlerin diyip hepsini satın alıyor ve başlıyor beklemeye. 



bazı fotoğrafları neden daha çok severiz..

.

bu anlık bi' olgu bence.

çünkü ne zaman bir fotoğraf çeksem ve nasıl çıkmış diye baksam, eğer o an orada güzel olmuşsa her zaman güzel olmuştur benim için. sonrasında bana görünüşleri, hissettirdikleri filan tamamen gereksiz gelir. sanırım bu yüzden fotoğrafın anlık bi' durum olduğuna inananlardanım ben. uzun uzadıya beklemek, tripot kurup dakikalarca olağanüstü bir manzaranın karşısında kareler çekmek bana göre değil sanırım. sanırımı fazla oldu evet, bana göre değil. ben daha çok o an ne his bıraktığına bakıyorum fotoğrafın bende. üzerinden zaman geçen fotoğrafların yaşattığı his hatıraları tetikler benim gözümde. oysa ki beğenme dürtüsünü tetiklemeli. "işte bu olmuş" demeliyim çektikten maksimum 10 sn sonra. bunu gittiğim her seyahatte tekrar tekrar deneyimliyorum. çektiğim her kareyi sonrasında gördüğüm ekranda beğeniyor ya da beğenmiyorum. silmiyorum elbette, sadece o an bana güzel geliyorsa geliyor yoksa arşivimde mb yığını olarak kalıyor. bu blogda okuduğunuz yazılarda da o fotoğraflara bakıyorsunuz zaten. kaliteli fotoğraflar mı, elbette değil. beğenilmesinden çok unutmamak için çekiyorum. dert ettiğim tek konu o an bana güzel gelmesi, hepsi bu..

neden daha çok sevdiğimiz konusunda da aslında bakarsanız öyle net bi' fikrim de yok, bi' nevi "bilemiyorum altan" durumları.. 





..week 5 is over!

tırnak içine alarak sevilmiş yerler listesi..

.

bakın! çok uzun zaman önce kurulmuş devletlerin, sizi özel hissettirmek gibi dertleri yoktu. onlar, hayatlarını devam ettirebilmek için yolları, durakları inşa ettiler. bunları yaparken yine sırf siz erişebilesiniz diye diğer yerleri ve şehirleri inşa ettiler. bunda asıl amaçladıkları şeyin mantığına bakınca, bir yerden başka bir yere gitmek olarak görülebilir. bu tabiki de yanlış! durana ulaşmak için sarfedilen yol, varılan her nereyse onu kutsal yapan olgunun kendisi oluyor. geçen zaman ise hüsrana uğramış çoğu insan için bir nevi teselli ikramiyesi..

yakın olması için çabaladığımız bütün metro istasyonları çekici geliyordu haliyle. her biri geceleri birer günah yuvasına dönüşen, yüksek sese sahip müzikli evrenlerin birer galaksisiydi. kimi garip görünse de bu evrenlerin, bizi kendine çeken enerjileri vardı. bunu nereden mi biliyorduk peki.. gece, aralarında korece konuşan iki kadınla aynı odada yatıyorduk çünkü. onların kendine olan elitizmi, acaba aralarında farklı bir çekim gücümü var sorusunu aklımıza getiriyordu. hatırlarsınız, fransizca dahi konuşamadıkları bir şehirde birbirleriyle korece konuşarak kamufle etmişlerdi gerçek yüzlerini. ardından bu soğuk havada incecik giyinerek çıktıkları -5 derece soğukta, içlerine atlet giymedikleri için annelerinden azar yemiş bizleri uyandırmıştı. kimin haddineydi bu cesaret kıvılcımının fitilini ateşlemek, kimin haddineydi üst ranzada yatan bana kısacık boylarıyla gecenin ilerleyen dakikalarından üzerinde ne var ne yok çıkartan kadınları anlatmak.. kimin! 


biz de birer üçüncü dalgaydık kendi köşemizde. bir önceki raundda aldığımız yumruklardan olsa gerek gözümüz, geri sayan hakem saatindeydi. bir an evvel bitmesini temenni ettiğimiz bütün bu hengameden; tezgahın önünü kapatan, kapattığı için de azar yemeyen bi' köpeğin ihtişamıyla uyanıyorduk. sanki sahibi olduğu bütün çekimserlikleri, hava parası almadan başkasına devredilmiş bir mekanı terketmişti az önce. ve bu az öncelik, sakinliğinin verdiği o tedirginliği taşıdığımızı çok belli ediyordu. soyismi şaşalı diye sevdiğimiz ünlü insanlara bakıp ah çektirmişti ayrıca. nadir görülen bütün hastalıklara şükrettirmişti, eni boyundan büyük antrelerde. sanki yoktu da biz var etmiştik onu, gitmekten bıktığımız tek perdelik bi' tiyatro perdesinde.




dramatize edilmiş bir berlin komedisi..

.

seyahat süresi bence yaptığınız yolculuğun size ne ifade ettiğini, etmesi gerektiğini belirleyen en büyük unsur. kaç gün olmalı, nerede ne kadar kalmalı sorusu bence sorulması gereken ikinci soru her zaman. çünkü insanoğlunun yaratılışında var sıkılma olgusu. mekanlardan, insanlardan, olaylardan sıkılırsınız. sevdiğiniz parçadan sıkılırsınız mesela. sürenin uzaması her zaman iyi değildir kısaca. uzadıkça beklentileriniz artar çünkü. karşılanmayan bütün beklentiler de sizi mutsuz eder. seyahat etmek denen eylemin mantığında da bu var. kalmak istediğiniz süre, gittiğiniz yerle örtüşmediğinde sizi boğmaya başlar. bunu defalarca yaşadım. bu plansızlıkla alakalı görülse de; siz planınızı ne kadar güzel yaparsanız yapın, seyahat sırasında yaşayacağınız en ufak talihsizlik sebep olabilir buna. kaçmanın mantıklı bir tarafı yok bundan. çünkü siz bir yere orayı sevmek için gitmezsiniz. gider, yaşar ve öyle seversiniz; sevmezsiniz ya da. memnun olma literatürüne de girmiş çok nadir olay varmış bunu çürüten. öyle diyolla..


gelin olayı dramatikleştirelim biraz;
sabahları soğuk oluyordu ve bir o kadar da karanlık. saat farkının bizi sendelediği dakikalarda iş telefonlarımıza mailler yağıyordu hunharca. kimine cevap vermek istesek de buna engel olan iki tane koreli kız kalıyordu yan ranzamızda. fotoğrafçılık okuduğunu iddia eden içlerinden biri, fransa'daki eğitimini tamamlayıp ülkesine ne zaman döneceğini sorduğumda çeliştili cevaplar veriyordu. hangisinin doğru söylediğini anlamaya çalışırken aklıma gelen ikinci soruya yanıtlar arıyordum bir yandan da. horlayan koreli bi' kızdan cevap alabilmek bizi biraz tedirgin etse de, korece aksanına yakışmayan bir fransızca gramerle cevapladı sorumuzu. halbu ki hiç beklemiyorduk ondan bu yaklaşımı. minicik saç düzleştiricisini çalmak istediğimizi ona anlatmak istemiştik oysa ki. her ne kadar yapmasak da bunu, onlar hakkında aklımıza kalanlar çektikleri garip fotoğraflar ve minik saç düzleştiricisiydi.


her girdiğimiz cafede bizi hayrete düşüren güzellikte muffin kalıpları karşılıyordu baristaların önünde. sanki istifa etmişiz de umurumuzda değildi gümrükteki malzemeler. umarsızca latteler söylüyorduk saçının bir tarafını kazıtmış o isveçli bayana. soğuk ülke insanı olduğu hiç belli olmuyordu hazırlarken konuştuğu arkadaşına olan tavırlarından. filtre kahvenin tadını anlamaya çalıştığımda da konudan sapıyordum. safi mutluluk kaplamıştı içimizi yan masamızda sahipleri ile birlikte oturan köpeklerden. ne kadar da hak sahibiydiler hitler almanyası'nda. duvar filan dinlemeden yıkıp geçmişlerdi engelleri. gelene gidene aldırış etmeden hem de..



avrupa şehirlerinde neden arabesk söylemlere göğüs gereriz

.
sondan başlayalım.. 

christmas'da, bunu layıkıyla kutlayan ülkelerde/şehirlerde olmak en zevk aldığım şeylerden biri. bunun dini ya da ruhani bir nedeni yok, bu şekilde sebepler aramanın da manası yok açıkcası. insanların zevklerini, mutlu olduğu şeyleri sebepsiz yere yapması, her neyse o şey daha anlamlı kılıyor. hakkı verilerek yapılan en ufak olgu, dünyayı yaşanılabilir kılan en şehvetli unsur. bu şehveti yaşatan güruh hangisi ise ona tabi olmaktan mutluyum. sonuçta mutlu olduğum şeyleri imkanlarım dahilinde yapmak, bir nebze de tutunmamı sağlıyor hayata. sanırım hepimiz için de öyle. içinde bulunduğumuz toprakların bize verdiği şeylere baktığımızda, ne kadar kısır bir döngüde olduğumuz aşikar. sırf bu yüzden yer yeni yıla, başka bir ülkenin topraklarında girmeye gayret ediyoruz. 


bu sefer de fırsatı berlin'den yana kullandık. ne garip ki bu kadar zevkli olacağını, bizi her şekilde doyuracağını düşünmemiştik berlin'in. uzun zamandır istememize rağmen fırsat bulamadığımız, eski dostlarla hunharca sohbet etmeyi özlediğimizi bize gösteren bu şehir.. casusluk filmlerindeki o kasveti size yaşatmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. gerçi o klasik olgunun da farkındaydık gitmeden önce. malum, "her yer türk" mottosunun vücut bulmuş hali almanya. özellikle de berlin bunu belli başlı bölgeleri ile çok güzel sergiliyor. en ön sıradan hem de ya da tepedeki localardan, bilemedim. bu her ne kadar her türkü korkutan bi' durum olsa da, bu sefer bendeki kalıpları yıkan bir deneyim oldu. tahmin dahi etmeyeceğimiz şeylerin bizi şaşırtması mı dersiniz bilmem, öyle alelade değil de tam yerinde veriyordu müziği kulaklarımıza; dilimize, damaklarımıza..


daha önceki yazılarımda, seyahatlerimizde tercih ettiğimiz konaklama seçeneklerinden bahsetmiştim. bunlarında airbnb geliyor her zaman. sebeplerini ilerleyen haftalarda değinirim, daha iyi anlaşılması açısından. her neyse.. bu sefer eskileri yadetmek için hostel tercih etmek mantıklı geldi. sonuçta xmas'di ve fiyatlar gereğinden pahalıydı. iyiki de öyleymiş.. çünkü kaldığımız hostel beklediğimizden de iyi çıktı. beklediğimiz derken biraz açmakta fayda var. tek başıma seyahat ettiğim dönemlerde benim için önemli olan şey sadece uyuyabileceğim bir yerin olmasıydı, hepsi bu. temizlik elbette önemliydi ama bir nebze de olsa kabul edilebilir durumda olması ikinci şartımdı. ilki daima ucuz ve eğlenceli olması tabiki! şimdi ise ucuz ve eğlenceli olmasının yanında temiz olması da ilk şartlar arasına girdi. işte bu hostel de bütün bu özellikleri barındarın tam bir kurtarıcı oldu. sağolsun.. ha unutmadan, gördüğün en ihtişamlı hostel binalarından biriydi ayrıca. tarihi çok eskilere dayanan sanırım 100 yıllık tuğla bir bina. eskiden bir tekstil okulu (büyük ihtimalle yatılı) olarak hizmet vermiş. daha sonra hosteli alan aile tarafından biraz düzenlemeden sonra son halini almış. her odada tuvalet ve banyo olmasının yanında, kapalı yüzme havuzu ve saunası da vardı. belki garip ama öyle.. güzel yerdi namussuz..


şimdi ve bundan sonrası hakkında ileri geri konuşmalar..

.

#WeeklyBlogProject

neredeyse bir yıldır buraya yazmadım. bunun sebepleri hakkında kafanızı şişirecek değilim. sonuçta insanoğlu neler olduğunu değil de, neler olacağını daha çok merak eder. bu yüzden geçen yıla değil de gelecek yıla yatırım yapmayı düşündüm. bir anda aklıma gelen, belki zor ama bir o kadar da heyecan verici bir proje yapmaya karar verdim. malum, daha çok gittiğim gördüğüm yerlerin bende bıraktıklarından nasiplenirsiniz. çektiğim fotoğrafları görür, altlarında onlarla alakası olmayan yazılarımı okursunuz. benim hikayelerimdir onlar; bende bıraktıkları, yaşattıklarıdır. size aktarmayı istediğim ne varsa, aslında biraz da sizden iz(ler) taşır. çünkü çoğu zaman aynı hayalleri kurarız farklı zaman dilimlerinde. aynı insanlara hayran olur. iç geçirir, küfrederiz. halimizden anlayanların kısmetinde ne varsa, biraz da bizden -daha doğrusu sizden- parçalar olur bunda. olsun da zaten, insanı duyguların temelinde bu var zaten..


üretmek üzerine çok fazla kelam edilen bir evrende, haftalık yazılar yazmak ne kadar kolay bilmiyorum. yaptığım şeyi ne kadar devam ettirebilirim onu da bilmiyorum. sonuçta kendinden bahsetmenin, haftalık bir devinim halinde devam etmesi ne kadar gerçekçi olur tam anlamıyla bir muamma. amaçladığım şey daha önce bu şekilde bir blogda yapıldı mı onu bilmiyorum. varsa da en azından ben görmedim. çünkü insanları belirli konularda fikirlerini malum mecralarda -ki buna ben de dahilim- dile getirirken gündelik, birinin çıkıp haftalık olarak bir sene içinde kendinden, yaptıklarından, yapacaklarından ve en önemlisi de anılarından bahsetmesi biraz hayalperestlik gibi duruyor. yaşanacak zaman kaymaları, biçimsiz gibi görünen anı prototipleri gibi önünüze teker teker düşüp size benden bahsedecek. biriken onca şey, yazılmamış onca anı varken bunun yapılması bir mecburiyetti. borçlu olduğum için değil de, istediğim için bi' şey yapmanın verdiği heyecan diyelim. en güzel açıklaması bu sanırım. 

zürih üçlemesi "bir insan cennete bu kadar yaklaşabilir sanırım.."

.

..gittikçe kuzeye yaklaşıyorduk. liman kentlerindeki o sükunet vardı sanki tepemizde. ne kadar yakın olsak suya, o kadar derinleşiyordu içimizdeki hissiyat. biz yalnızlığımıza alışmaya çalışırken isviçre alpleri'nde, yarı dolu vapur kalkıyordu zürih'in kırsalından. içinde beklemediğimiz sürprizleri karşılıyorduk elimizde biralarımızla. bilet kontrolü yapan adam ilk olarak hatrımızı soruyordu biletlerden önce. ben elimiz uzatıyordum, o lafı. ortak paydada buluştuğumuz tek şey alplere doğru yol alan vapurdu, başka bi' şey değil. kadehlerin dibini görmek gibiydi bizim için alpler. hep beyaza alışmamış mıydık zaten, az biraz kalsa bile kafamıza dikmiyor muyduk su karıştırılmış beyazlıkları. bunlar bizim kaderimizdi oysa ki. koskoca dünyada sabrımız zorlayan son şey belki de alplerin beyazdı ve biz bununla sınanıyorduk. yanımızda, yani vapurun balkonunda çocuğunu emziren kadın da sınıyordu bebeğin kaderini. yine beyazla ve yine alplerle kıyaslarmışcasına. biz üzerimizdekileri versek mi acaba üşüdü bu veled diye düşünürken ilk durağa yanaştı vapur. 



üzerinden çok geçmiş bu hatıraların, sanki hiç binmemiş gibi davranıyor beynim o vapura. halbu ki sanat devrimi yapmıştık seninle, kültürel bir devrimdi bizimki. bir şehri başka bir şehre kırdırıyorduk. karşılarına geçip izlemek isterken bir diğeri geliyordu peşinden. hangi mantık alabilirdi ki bu yaptığımızı, hangi felsefe iki kelam edebilirdi karşısında. her köşesinden aidiyet akarken zürih’in, kim bize inançsız diyebilirdi bu inadımız karşısında. ayakta durmaya çalışıyorduk lan işte, tepesinden kar eksik olmayan bir dağ yığını karşısında. insanların bize gülercesine baktığı bir şehri yalın ayak geziyorduk. ve lanet olsun ki vapur geleceğimiz limana yanaşıyordu..


yeküne baktığımızda zarar ediyorduk aslında. ömrümüzün geri kalanını koskoca dağlarla savaşarak geçirmenin neresi mantıklıydı ki? ısrarımızdan çok inkarımız vardı benliğimizi. kendimizi ait hissettiğimiz ne kadar şehir, ne kadar ülke varsa son buluyordu ayrılırken. yine öyle olacağı kesin olduğundan mıdır nedir daha bi’ sakindik ikimizde. kanımıza dokunuyordu lan bu kadar sükunet, tarifsiz bu dinginlik. en güzel gitar sololarına aşıktık lan biz, çalamadığımız halde. içip için etrafa saramadık diye mi, yoksa sevdiğim kadınla hala irlanda’ya gidemediğim için mi bütün bu husumet? öyle olmasın lan nolur, bi’ tek o öyle olmasın. memnuniyetsizliğimiz sırıtıyordu koskoca düzlüklerinde bu şehrin. kime ne söylesek eksik kalıyordu kendi dillerinde. türevlerinde bile bu kadar gariplik yokken nasıl olur da yabancı kalırdık ki..


gerçeği söylemek gerekse hep buna kanıyorduk dost meclislerinde. irtifa kaybetmeye başlayan uçaklar gibiydik seyahat edemediğimiz. ne zaman yere çakılacağımızı bekliyorduk gergin bir şekilde. içimizden biri fikir belirttiğinde ona bir tanrı edasıyla yaklaşıyorduk, zerre kadar beğenmesek bile..


kaldığımız yerden devam etmenin daha mantıklı olacağınız düşündük. çünkü şehir bizi ne kadar kendinden uzaklaştırıyormuş gibi görünse de bir o kadar da içine çekiyordu. avrupa değildi burası, uzak doğu hiç değildi. afrika için çok renkli, amerika içinse çok küçüktü. buna bir kılıf, bir tanım bulmamız gerekiyordu. soracak edecek değildik elbette. dar sokakların bize verdiğiyle yetinecek de değildik.. biz ona en az onun kadar benzeyen bir dinginliği arıyorduk sanki. yine de siz öyle bakmayın, kırılır..


ızdırap versin bazı şeyler bize. hakediyoruz farkında mısın! zülfikarlarımızı çektik gökyüzüne öyle bekliyoruz gelsinler diye. kim cesaret edebilir diye tahminler yürütürken hiç bu kadar eğlenmediğimizi fark ettik. devam ettik sonra meydan okumalarımıza, topluluk karşısında hemde.  dinleyicilerden gelen alkışlar bizi daha da neşelendiriyordu farkında mısın? zafer kazanmış bir komutan edasıyla başımız dik yürüyorduk seninle, farkında mısın?


bildiği tek soğuk suyun akdeniz olduğu insanlarız biz. puştluk olsa nefesimiz rakı kokmazdı meyhane masalarında. ilişkilendirilecek çok fazla dürtüleri olanlarla derdimiz yok çok şükür. uğultularımızı bile özlüyoruz ulan, daha ne kadar sevebilirdik ki birbirimizi! taş zeminlerde iki lokma aldığımız yemeklere hasret katık ediyoruz aşırı romantik olmak için. hint fakirleri bile acıyor halimize, biz ise bundan haberi olmayan herkese. olsun varsınlarla yürüttük gemimizi şimdiye kadar, bundan sonra kim dur derse ona bütün kinimiz. hiç gördün mü diye sormaya varmıyor dilim, kıvrılıp yatıyorum sırf bu yüzden saçını diplerine..


masmavilerin her tonuna doyduk çok şükür. çok bencil sevmek bunun adı, yüzsüzce sevmek hatta. donmuş bi' kaç şiir biliyorum kimsenin bilmediği. şimdi kalkıp iki dize okusam buz keser bi' yanınız. bu şehir de öyle işte, senin benim bilmediğim şeyleri anlatıyor. bi' tarafımız buz kesiyor sonra, fikrimiz donuyor düşünememekten. hatıralarımızı sarıp sarmalamaktan bıkkınlık geliyor lan. yeter artıklarımız bitti, dilimiz kekeme her güzel şehir sonrası. anlatacak adam kalmayana kadar devam eder bu hüsran, ta ki bir diğerine gidene kadar..


ney üfledim uzun zaman sonra. sesimi sesine verdiğim bir kamış parçasından daha anlamlı geldi ne yalan söyleyim. hatırlar mısın son vagona kadar giderdik hep, binmediğimiz trenlerde. oralar daha sakin olurdu, severdin sen. bana bile laf söylediğin o garip yolculuklardan biriydi işte zürih. tadina doyamadık belki ama damağımızda kaldı biraz olsun tadı. bu bile yeterdi diyememek en güzeli belki de zürih için.. 

son buluyordu bir tanesi daha. yazılmadık onca anı varken hem de. kızgınlıklarımız ve bıkkınlıklarımız çok fazla olmamalıydı belki.. belki biraz  daha olsa daha iyi olurdu. fakat bi' düşünsene; bu kadar yanlış bir şey nasıl bu kadar doğru olur! 

..dedi. son yudumunu buna saklamıştı sanki;

ben hasretini çekerken diğer odandan, senin doğum günün kutlu olsun..




zürih üçlemesi "bu kadar güler yüzlü olmanıza gerek yoktu"

.


salt ve girintisiz şekilde zürih'ten bahsedicem bu sefer. sebebi bambaşka bi' şey bu yüzden fazla uzun kalmadan halledip gidesim var. yoksa sinirden kendimi kesicem..

ilk yazıda bizde güzel hisler bıraktı bu şehir derken bahsetmeye çalıştığım, aslında temelde sakinliğin kurallara dönüşmüş olduğu bir şehir. yani şehir kendi içinde o kadar düzenliydi ki, ister istemez size bunu günün her saati hissettiriyor. yolda yürürken, yemek yerken, alışveriş yaparken vs. ortasından akan güzelim sulardan mıdır nedir bilmem, bir şekilde ayak uyduruyorsunuz bu devinime. günlük hayatta eşlik eden bütün olgular burada günlük hayatın bir parçası. adamlar koskoca şehirde kendi olmayı başarsın diye insanlar, sükuneti nefes alıp vermek gibi rutin ve sıradan hale getirmiş. size sadece yaşamak kalıyor..


son dönemlerde şeyi farkettim. bir yeri güzel yapan şeylerin çoğu en iyi iki uç noktada görünebiliyor. yani bastığınız yer ile gökyüzünden. arada bir yerde olmak sanki yavan, boş. bahsetmeye çalıştığım şeyi biraz açıyım da havada kalmasın. çoğu yazımda yukarıdaki gibi fotoğraftan bir ya da iki tan görürsünüz. ben seviyorum bu şekilde fotoğraf çekmeyi. çünkü zemin çok şey anlatır size. parke taşlar, kaldırımlar, sokaklar. bu yüzden gözüm hep yere gider yürürken. sizden önce ne yaşandıysa orada yaşanmıştır çünkü. belki çok saçma gelecek ama bu durum benim için böyle..


aynı şey gökyüzü için de böyle. tepeden bakabildiğiniz ne varsa size tam anlamıyla neyi anlatmak istiyorsa onu ifade eder. özgürlük hissi bi' nevi. belki de daha fazlası, siz karar verin. zürih'te de bunu çok iyi yaşayabiliyorsunuz. tesadüfen girdiğiniz dar sokaklar sizi hiç beklemediğiniz tepelere çıkartıyor, kızıl çatılarını daha iyi görebilesiniz diye. öyle çok kurallı dizilmemiş olsa bile evleri, ahenksel bi bütünlük var. klasik avrupa kalıbından çıkmış monotonluk silsilesi belki. ama çok daha güzeli, orası kesin. 


bu durum ister istemez insanına da yansıyor. keskin bi' hat var her daim. yani siz adım atsanız bile karşıdan o denli olmuyor tepki. yardımseverlik had safhada, ondan yana sorun yok lakin bi' irlandalılar kadar sevecen gelmiyorlar gözünüze. hani olmasını beklediğimden de değil de, ölçütüm bu olduğu için kıyas kabul ediyorum kendilerini. klasik "soğuk ülke insanı abi bunlar" geyiğinden prim yapmak değil niyetim ama öyle lan. evinizde otururken alpler'deki buzulları görüyorsanız eğer bi' moral bozukluğu kaplar içinizi, şimdi kandırmayalım kendimizi. adamlara çok da yüklenmemek lazım o yüzden. ne kadar sıcak olmaya çalışsalar da ortam el vermiyor. yeşillik açısından tek kelime edemem, bu konuda ellerine su dökülmez gerçekten de. adamlar en ufak alanı bile yem yeşil kalsın diye korumuş da korumuş. bi de güzel taraf her an karşınıza çıkıyor bu yerler. öyle ulaşmak için çok çaba sarfetmenize de gerek yok yani. girdiğiniz her sokakta, caddede illa bir yeşil alan var küçük de olsa..


yalnız inanılmaz pahalı bi' şehir. öyle cabime 200-300€ alıp gidiyim denecek bi' yer kesinlikle değil. (*oranın para birimine çevirseniz de sonuç pek değişmiyor) gezip dolaşmak neyse de, şöyle romantik bi' yemek yiyelim bu akşam cesareti burada pek sökmek baştan deyim ben size. bütün parayı bırakıp çıkarsınız allah muhafaza. mesela biz sabah evde yaptığımız kahvaltıdan sonra (-ki burada ev sahibemizin her sabah hazırladığı o güzel kahvaltıları es geçmeyelim. ayrıca benim de harika omletlerim buna ziyadesiyle destek vardi) küçük minik atıştırmalıklar geçiş evresi olarak kullanılıp, akşama da sabah gözümüze kestirdiğimiz nehir kenarlarında yediğimiz pizzalar eşlik etti bize. size de etsin, çekinmeyin. yoksa dediğim gibi öyle her akşam dışarıda yiyeyim ben, nolcakmış ki demeyin. ya para boksa tabi deyin, ben yine de söyliyim dedim..


zürih üçlemesi "bir yeri sırf adı için sevmek.."

.

"bazılarımız başka yerler, başka hayatlar, başka canlar bulmak için sonsuza dek seyahat ederiz.." demiş anais nin. peki gerçekten de böyle yapıyoruz? yani sonsuza denk olmasa bile, belirli bir süre yaptığımız bütün seyahatler bunlar için mi gerçekten! önüne başka getirebildiğimiz her şey için mi? eğer öyleyse -ki sanırım benim için öyle- amacımız var en azından. her seyahat bir sonrakinin sebebi, bir öncekinin ise müsebbibi sanki. varsın öyle olmaya devam etsin. çünkü serde varsa olduğu yerde rahat etmemek, edemediğimiz kadar özgürüz. 

bunu daha önce de konuştuk sanki; özgürlüğün anlamının biraz da kendinden bir şeyler katmak olduğunu. yani belirli bir kalıbı olmamalı özgürlüğün, belirli bir tanımı ya da. eğer öyle olsa sanki kendiyle çelişecekmiş gibi orta yerde sırıtır sanki. zamanı da var bi' de bu meredin. eski devirlerdeki keşişlerin fikrinde neyse özgürlük, şuan öyle olmamalı sanki. ya da tam tersi, ne bileyim. işte tam da burada sen, ben, biz giriyoruz devreye. belki biraz savaş, biraz aşk belki. adını sanını bilmediğim insanların bu yazdıklarımı okuduğunu bilmek giriyor hatta devreye. tek kelime etmeden basıp gitmeleri, vesaire.. sanırım saf özgürlük işte bu olsa gerek!


bu duyguların hepsiyle seyahat ettim bu sefer. hatta öyle ki, ufacık bile yer kalmadı çantanda bunlar dışındakilere dair. hal böyle olunca kafanız dolu gidiyorsunuz her nereye gidiyorsanız. istediğiniz şeyi aramak için market rafları arasında dolaşmak gibi bir nevi. bazen amaçsız, bazen aceleci. sırf rast geldiklerinizi almak için bile boşa bir uğraş gibi gelebilir. lakin değil, hatta ne yazık ki hiç değil! çünkü amaçsızlığın bile kendi içinde bir düzeni var. olgun ve bir o kadar da asi. siz ona uymak zorunda kalıyorsunuz her seferinde, işte bu yüzden bile dünyanın hala bir kısmının temeli düzensizliğe dayalı gidiyor. sensiz ya da bensiz; gidiyor.. 


isviçre'nin rolü de tam bu sahnede başlıyor işte. dünyanın bu kadar düzensiz oluşuna nazire edercesine ihtişamlı ve coen kardeşlerle dalga geçercesine. bir netlik var her köşesinde bu ülkenin, özellikle de zürih'in. şimdi hangi yazımda söylediğimi hatırlamıyorum ama ben zürih'i sadece söylenişi güzel olduğu için sevdim. hatta belki de en çok onun için. nazmiye demirel'i de mesela, rıza silahlıpoda'yı bile. isimlerini söylerken bende bıraktıkları o duygu için sevdim. zırf zaten bu yüzden zürih'i seçtim. içindeyken adını söylemek istediğim için..


özür dilerim..